futbol etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
futbol etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Aralık 2010

Brütüs Yok, Cesar Var...

           
  BRÜTÜS YOK, CESAR VAR…


       I) Hangisi Süper Lig?..


Maçı tek cümle ile özetlemek gerekirse Tolunay Kafkas ürünü iki takımın sıkıcı maçıydı... 
Sanki Süper Lig maçı değil de BankAsya’da umudu olmayan iki takımın maçı… Halbuki ikinci ligde gündüz bölümünde oynanan ve iki Antep menşeli hocanın takımının maçı ise (Samsun - G.Antep BB) gerek pozisyonları, gerek golleri, gerekse mücadele azimleriyle süper lig maçı kalitesindeydi. 
İnsanın bu kentin yarattığı futbol değerlerine böylesine sırt dönülmesine üzülmemesi elde değil.


II) Julio Cesar Klasiği…

Tekrar maça dönersek Tolunay Kafkas’ın defansif özellikli takımını 456 maçta 291 gol atmış usta golcü Şota’ya aktif ve pasifiyle devretmesi sonucu ofansif yönü gelişen bir takım halini almıştı Kayserispor… Ancak takımın bu niteliğe bürünmesinde önemli rolleri olan Zalayeta, Cangele, Troisi, Santana gibi oyuncular olmayınca Kayseri de Tolunay Kafkaslı günlerine dönen bir havadaydı. Selim Teber'in liderliğinde Mehmet Eren ve Andre Moritz'in katkılarıyla skor yapmaya çalışsalar da pek pozisyon bulamadılar.
Gaziantepspor içinse eksiklerin de etkisiyle zaten vasat olan oyun, vasatın da altındaydı maalesef. Esame listesi açıklanınca yine tek gol atma umudumuz, Julio Cesar’ın şutlarına kalmıştı geçen sezon klasikleştiği üzere... 
Julio Cesar'ı ilk 11'de görmek, bizler için olması gereken, Tolunay Kafkas içinse Amerika'nın keşfi gibiydi.


Bir gol umudumuz ise Kayseri kalecisi Süleymanou'nun her sezon gördüğümüz "geleneksel absürd gol yeme" fantezisini bizim maçta kullanması dileğiydi.
Tolunay Kafkas’ın “adına çizik çekip küstürdüğü Julio Cesar”, buna rağmen tam bir profesyonel gibi davranıp sahaya çıktı, çok hırslı bir şekilde futbolunu oynadı ve kendi çabasıyla kazandığı faulü mükemmel bir vuruşla gole çevirerek maçın düğümünü çözdü, günü kurtardı ve Tolunay Kafkas’a selamlarını gönderdi. Golden sonra kulübeye koşup hocaya pas vermemesi oldukça manidardı. 
İkinci lig maçı kıvamındaki karşılaşmayı, tıpkı AEK’da oynarken Milan’a attığı gol gibi, şampiyonlar ligi klasındaki golüyle renklendirdi, tatlandırdı ve aldı. Bu oyuncu hakkında yapılan yaygın eleştiri bireysel oynadığı yönünde… Mesele bireysel oyunsa, Popov’un bu konuda sicili daha kabarık… Hele Elyasa, Yalçın gibi oyuncular bireysel dahi oyna(ya)mıyorlar, Julio Cesar gibi gol ortalaması sezonda 10 civarında olan bir oyuncuya, diğerlerinin yanında haksızlık edilmiş olur. Günümüz futbolunda takım oyunu esas olmakla birlikte, bireysel yetenekler çok önemli. Hele de duran toplar golü bulmak için önemli bir fırsat tüm takımlar için… Pazar günü de bunu bir kez daha gördük. Çözüm bireysel oynayan oyuncuyu silmek de değil, ona kolektif özellikler katmaktır, bu da hocanın işi olsa gerek.
 III) Hız ve Sakatlık Sorunları…
Golden sonra Kayseri’nin saldıracağını düşünsek de yanıldık. Artık çizgiyi arkasına/yanına almadan oynayamadığını iyice anladığımız İvan de Souza çıkıp onun orta sahadaki görevine Popov geçince Gaziantepspor’un Orhan Gülle ve Serdar Kurtuluş’la kaptığı topları efektiflikten uzak biçimde kullanmasıyla biçimlenen hızlı ataklar izledik. Bunların birinde Ahmet Arı oyuna girdikten 1 dakika sonra Popov’un getirdiği topta golü attı, maçı kopardı. Sonra da bu sezon sıkça gördüğümüz üzere iyi ısınmadan maça giren oyuncuların akıbetine uğrayarak sakatlanarak oyundan çıktı.
Ahmet Arı
Gaziantepspor taraftarının çıkış yapmasını umutla beklediği genç yeteneklerden
Elimizde istatistik yok; ama bu şekilde sakatlanan onlarca oyuncu var bu sezon ligimizde… Bu da futbolcularımızın aldıkları onca paraya rağmen işlerini ne kadar profesyonelce yaptıklarının bir göstergesi olsa gerek (!)
 IV) Taraftarla Diyalog…
Tribün dergisinin sloganını bizim oyunculara hatırlatıp başlayalım: "Güzel futbolcu golden sonra tribüne koşandır."

Maçla ilgili olarak biraz da taraftar - takım diyalogundan bahsetmek gerek. Çokça tartışılan “Gençlik 27’nin maratona geçmesi talebi”, bu maçın devre arasında soğuk havanın da etkisiyle stadın iyice boş kalmasıyla da yerine getirildi. Bu düzenleme olumlu da oldu, soğuk havada ısınmak isteğiyle de ikinci yarı oyuna etki eden, coşkulu bir havaya büründü Kamil Ocak tribünleri… 
Ancak maçın sonunda takım, taraftarı selamlamaya dahi gelmedi; Popov, Karce ve birkaç oyuncu dışında... Oysa İstanbul BB - Trabzon maçındaki “taraftar - takım bütünleşmesi” bizleri kıskandırıyorken başarıda taraftar desteğinin ne kadar önemli olduğunu bir kez daha gösterdi bizlere.
Takım kaptanı Yalçın sahadaki görevini eksiksiz yaptığı gibi, kaptanlık görevini de mükemmel yapıyor anlaşılan(!) Anladığımız kadarıyla son dönemlerde artan eleştirilerden dolayı bir küskünlüğü var. Hatalarıyla yüzleşip taraftarla bütünleşeceğine ayrı bir havalarda… Sanki her maçta üç beş topu  ıskalayan, gol tehlikesine sebebiyet veren kendisi değilmiş gibi. Bir an önce kendine çekidüzen vermesi ya da devre arası kendine başka bir meslek, pardon takım bulması gerekiyor.
Bütün bunlara rağmen taraftar umutlanmaya o kadar hazır, o kadar hevesli ki maç çıkışı taraftarların “Beşiktaş maçı da seyircisiz, eksikleri de var, haftaya Beşiktaş’ı da yener geliriz.” muhabbetlerini duymak, insana kitlelerin/taraftarların inanmaya ne kadar hazır ve yatkın olduğunu göstererek gülümsetiyordu bizi. Umarız haklı çıkarlar, ne de olsa “söylem”, “gerçek”in anası günümüzde…
V) Gaziantepspor Tedrisatı…

Hüseyin Kalpar ve Sakıp Özberk
Nurullah Sağlam
          
         Yazıya Antepli hocalarımızdan bahsederek girmiştik. Son olarak yine bu minvalde bitirmek isteriz. Bu şehir, bu takım 20 yıldır kesintisiz 1.ligde… Bunun verdiği birikimle Gaziantepspor tedrisatından geçen onlarca oyuncu çeşitli liglerde/takımlarda oynarken, birçok hoca da farklı liglerde/takımlarda boy gösteriyor. 


Bünyamin Süral

Seçkin Göksel

Ali Güneş






Bugün nasıl Bursa, Trabzon bir futbol şehri ise Gaziantep de artık bu birikime ve tecrübeye ulaştı diye düşünüyoruz. Artık şehri tanımayan yabancı hocalardan ya da anti-futbol zihniyetindeki yerli hocalardan kurtulup kendimize/özümüze dönmemiz gerekiyor. 


Bu ilkel bir hemşehricilik değil, “yerel olmayan evrensel olamaz” aforizmasının çağımızda kanıtlanmış hali… 

Trabzon’da Ahmet Suat Özyazıcı - Özkan Sümer - Şenol Güneş üçlüsünün oluşturduğu gelenekten/ekipten örnek alıp kendi modelimizi oluşturabilmeliyiz. Sakıp Özberk başta olmak üzere Nurullah Sağlam, Hüseyin Kalpar, Erol Azgın, Ali Güneş, Bünyamin Süral, Seçkin Göksel, Faik Demir… 
Gördüğünüz gibi buna yetecek deneyimimiz ve insan gücümüz var...
Erol Azgın
Faik Demir

Brütüs Yok, Cesar Var...

           
  BRÜTÜS YOK, CESAR VAR…


       I) Hangisi Süper Lig?..


Maçı tek cümle ile özetlemek gerekirse Tolunay Kafkas ürünü iki takımın sıkıcı maçıydı... 
Sanki Süper Lig maçı değil de BankAsya’da umudu olmayan iki takımın maçı… Halbuki ikinci ligde gündüz bölümünde oynanan ve iki Antep menşeli hocanın takımının maçı ise (Samsun - G.Antep BB) gerek pozisyonları, gerek golleri, gerekse mücadele azimleriyle süper lig maçı kalitesindeydi. 
İnsanın bu kentin yarattığı futbol değerlerine böylesine sırt dönülmesine üzülmemesi elde değil.


II) Julio Cesar Klasiği…

10 Aralık 2010

7'de 7 Yapmak Üzerine...



        I. Bölüm: Hatasız kul olmaz…

“Hata yaptığın zaman değil, hata yapmaktan korktuğun an işin biter.” özdeyişi hayatın her karesine kolaylıkla uygulanabilecek ölçekteki sözlerdendir; yeter ki aynı hatalar sürekli tekrar edilip durulmasın. Ve dahası takımlar yenilebilir, insanlar başarısız olabilir, aksilikler gelip yakanıza yapışabilir, şans güneşi sizi unutabilir; bunlar hayatın her aşamasında tüm canlıların ve camiaların başına gelebilecek hadiselerdir ve anlayışla karşılanabilir.

Ne var ki geçen sezonun ikinci yarısında oynadığımız ve tadı damağımızda kalan 2-0’lık Beşiktaş maçından bu yana yüreğimize su serpen bir takım izleyemedik, aradan geçen bunca zamana ve oynanan bunca maça rağmen… Koca sezonda yüksek tempoyla oynanan tek maç… Demek ki yüksek tempo Antep’e yaramıyor! Son yıllarda sürekli düşük tempoyla mücadele ediyor kırmızı siyahlılar... Benzinli arabaya tüp taktırıp LPG’li yapınca performans düşüklüğü olur ya, aynen öyle oldu vesselam takımımız...


Ayrıca Sayın İbrahim Kızıl yönetimi de öylesine yanlış kararlar alıyor, değiştiriyor, onu gönderip bunu getiriyor, sürekli yeni cepheler açarak düşman sayısını artırıyor ki olay şansızlıktan çıkıp başka mecralara sürüklenmiyor da değil.

            II. Bölüm: Hedef, düşmanı olmayan savaştır…


Gaziantepspor’un hedefi, hedefleri var, olmalıdır da zaten… Büyük hem de çok büyük hedefleri olmalı… Koca ligde 40 yılı devirmiş bir takımın bir şampiyonluğu, bir kupası olmaz mı?

Bunun kolay olmadığını biliyoruz elbette; ancak imkânsız olmadığını da biliyoruz. Yöneticilik günü kurtarmaktan ibaretse orada yöneticiye de ihtiyaç yok ki… Nasıl olsa güneş kendi başına doğup batıyor, değil mi?.. Aslında ortada istek var, arzu var… En azından beyanı var… Hatta imkân da var… Ama bu işe soyunanlarda/yönetimde istikrar, mevcut enerjiyi itici güce dönüştürebilecek pratik zeka ile kendisine karşılıksız hizmet vermeye hazır insanları işin içine katarak sinerji yaratma becerisi yok.

III. Bölüm: İstikrarsızlık değişimi hızlandırır…

Gaziantepspor istikrar adına, “bizim Arsen Wenger’imiz olacak” iddiasıyla Nurullah Sağlam ile yola çıkıyor, oynanan oyunla Türkiye futbol kamuoyunun takdirini kazanan bir takım yaratılıyor, taraftar tribünde oyundan memnun, ancak hocaya katlanmayı beceremiyoruz. Nurullah Hoca Türkiye’de pek rağbet görmeyen, pasa dayalı, göze hoş gelen  Şenol Güneş gibi birkaç hoca dışında kimsenin uygulamadığı bir sistemi özgün bir şekilde uygulatıyordu takıma.


Ulusal basındaki birkaç ustanın yorumunda vurguladığı gibi Nurullah Sağlam devam etseydi, Bursa’dan önce Antep şampiyon olurdu… Tabii ki Nurullah Sağlam’ın da hataları olmuştur işin bu boyuta gelmesinde. Bu defa onun yerine Portekizli Jose Coucerio’yu getiriyoruz. Futbol bilgisine amenna dediğimiz; ancak memleket havasına pek uymayan anlayışıyla bu futbol adamını da cebini avrolarla doldurup uğurluyoruz.

Şimdilerde de genç jenerasyonun başarılı ismi, ümit milli takımdaki başarılarıyla Kayserispor’u Ertuğrul Sağlam’dan devralan; ancak aldığı bir Türkiye Kupası ile takdir edilirken oynattığı futbolla eleştiri oklarından nasiplenen Tolunay Kafkas’la yola devam ediyoruz. Tolunay Hoca da dersine iyi çalışmadan sınıfı iyi bir notla geçmeye çalışan bir öğrenci gibi…

IV. Bölüm: Skor, her daim “alt” olur…


Tolunay Hoca çalıştırdığı takımların çoğunlukla iddia tabiri ile neden “alt skor”la maç bitirdiğini kendine sorsa iyi edecek. Türkiye’ye hâkim olan iki futbol anlayışından “rakibi bozup hızlı ataklarla çıkma”yı hedefleyen oyun mantalitesini yerleştirmeye çalışıyor. Yakın arkadaşı Ertuğrul Hoca’nın Bursa’yı şampiyonluğa götüren; ama göze hoş gelmeyen futbol anlayışını Ziya Doğan, Mesut Bakkalgiller yıllardır uygulamakta ve onların aldıkları başarılar da ortada. Yapılan tercih baştan yanlış olunca konuşacak çok bir şey kalmıyor, aslında… Son Sivas maçı da bunun göstergelerindendi. Ama bir umut… Bekleyeceğiz…

 Gaziantepspor’un geçen sezondan kalma “ne gün ne yapacağını tahmin edememe” durumu “istikrarlı” biçimde devam ediyor. Ünlü kâhin Nostradamus yaşıyor olsaydı, Gaziantepspor’un bir sonraki maçlarını tahmin etmekte zorlanırdı.

V. Bölüm: Yeşilçam yıldızı Popov ve diğerleri…

Takımımızın oyuncu kadrosu dar olsa, oyuncular yeteneksiz olsa şöyle diyebiliriz: Kadro dar ve tüm oyuncular kapasitelerinin yüzde yüzüyle oynasa bile futbol yetenekleri sınırlı olduğundan Gaziantepspor adına tünelin sonunda ışık görünmüyor. Bu söylediğimiz gibi bir durumun olmadığını, aksine kaleci de dâhil her mevkide alternatifli oynayabilecek ve belirli bir futbol yeteneği olan bir oyuncu grubu var soyunma odasında.

Yeşilçam filmlerindeki şımarık zengin oğlan modundaki Popov’a söyleyeceklerimizi birisi tercüme ederse seviniriz, ricamızdır: 
Aslanım, sizin oralarda futbol tek başına mı oynanıyor ya da paslı oynayınca bir şey mi yapıyorlar oyunculara? Ancak sıkışınca pas vermeye kalkışmak da neyin nesi?.. Bu ligde/takımda top oynamasını bilen tek adam sen değilsin, hem o meşin yuvarlak da sana tapulu değil. Tamam, kabul ediyoruz futbol kumaşın fena değil, Bulgar liginin “Arda”sı olarak nitelendirilebilirsin, eyvallah… Ama şunu da bil ki kendine oynayan her zaman kaybeder bu güzelim oyunda, takım kazanmadıktan sonra senin top sevdan nafile… Günümüz modern futbolunda “yıldız”lar takım oyunu oynamayı da becerebilenler arasından çıkıyor. Eğer sen de bizim “yıldızımız” olmaya niyetliysen kendine değil, formaya oynamaya niyet etmelisin yol yakınken…

Sonuç olarak ligin 7. haftasında 7.maçı geride bırakırken toplanan 7 puanın sezon öncesinde söylenen hedeflere ulaşmak adına bir hayal kırıklığı olduğunu sanırım herkes kabul edecektir.



7'de 7 Yapmak Üzerine...



        I. Bölüm: Hatasız kul olmaz…

“Hata yaptığın zaman değil, hata yapmaktan korktuğun an işin biter.” özdeyişi hayatın her karesine kolaylıkla uygulanabilecek ölçekteki sözlerdendir; yeter ki aynı hatalar sürekli tekrar edilip durulmasın. Ve dahası takımlar yenilebilir, insanlar başarısız olabilir, aksilikler gelip yakanıza yapışabilir, şans güneşi sizi unutabilir; bunlar hayatın her aşamasında tüm canlıların ve camiaların başına gelebilecek hadiselerdir ve anlayışla karşılanabilir.

Ne var ki geçen sezonun ikinci yarısında oynadığımız ve tadı damağımızda kalan 2-0’lık Beşiktaş maçından bu yana yüreğimize su serpen bir takım izleyemedik, aradan geçen bunca zamana ve oynanan bunca maça rağmen… Koca sezonda yüksek tempoyla oynanan tek maç… Demek ki yüksek tempo Antep’e yaramıyor! Son yıllarda sürekli düşük tempoyla mücadele ediyor kırmızı siyahlılar... Benzinli arabaya tüp taktırıp LPG’li yapınca performans düşüklüğü olur ya, aynen öyle oldu vesselam takımımız...

Ayrıca Sayın İbrahim Kızıl yönetimi de öylesine yanlış kararlar alıyor, değiştiriyor, onu gönderip bunu getiriyor, sürekli yeni cepheler açarak düşman sayısını artırıyor ki olay şansızlıktan çıkıp başka mecralara sürüklenmiyor da değil.

            II. Bölüm: Hedef, düşmanı olmayan savaştır…


Gaziantepspor’un hedefi, hedefleri var, olmalıdır da zaten… Büyük hem de çok büyük hedefleri olmalı… Koca ligde 40 yılı devirmiş bir takımın bir şampiyonluğu, bir kupası olmaz mı?

Bunun kolay olmadığını biliyoruz elbette; ancak imkânsız olmadığını da biliyoruz. Yöneticilik günü kurtarmaktan ibaretse orada yöneticiye de ihtiyaç yok ki… Nasıl olsa güneş kendi başına doğup batıyor, değil mi?.. Aslında ortada istek var, arzu var… En azından beyanı var… Hatta imkân da var… Ama bu işe soyunanlarda/yönetimde istikrar, mevcut enerjiyi itici güce dönüştürebilecek pratik zeka ile kendisine karşılıksız hizmet vermeye hazır insanları işin içine katarak sinerji yaratma becerisi yok.

III. Bölüm: İstikrarsızlık değişimi hızlandırır…

Gaziantepspor istikrar adına, “bizim Arsen Wenger’imiz olacak” iddiasıyla Nurullah Sağlam ile yola çıkıyor, oynanan oyunla Türkiye futbol kamuoyunun takdirini kazanan bir takım yaratılıyor, taraftar tribünde oyundan memnun, ancak hocaya katlanmayı beceremiyoruz. Nurullah Hoca Türkiye’de pek rağbet görmeyen, pasa dayalı, göze hoş gelen  Şenol Güneş gibi birkaç hoca dışında kimsenin uygulamadığı bir sistemi özgün bir şekilde uygulatıyordu takıma.


Ulusal basındaki birkaç ustanın yorumunda vurguladığı gibi Nurullah Sağlam devam etseydi, Bursa’dan önce Antep şampiyon olurdu… Tabii ki Nurullah Sağlam’ın da hataları olmuştur işin bu boyuta gelmesinde. Bu defa onun yerine Portekizli Jose Coucerio’yu getiriyoruz. Futbol bilgisine amenna dediğimiz; ancak memleket havasına pek uymayan anlayışıyla bu futbol adamını da cebini avrolarla doldurup uğurluyoruz.

Şimdilerde de genç jenerasyonun başarılı ismi, ümit milli takımdaki başarılarıyla Kayserispor’u Ertuğrul Sağlam’dan devralan; ancak aldığı bir Türkiye Kupası ile takdir edilirken oynattığı futbolla eleştiri oklarından nasiplenen Tolunay Kafkas’la yola devam ediyoruz. Tolunay Hoca da dersine iyi çalışmadan sınıfı iyi bir notla geçmeye çalışan bir öğrenci gibi…

IV. Bölüm: Skor, her daim “alt” olur…



Tolunay Hoca çalıştırdığı takımların çoğunlukla iddia tabiri ile neden “alt skor”la maç bitirdiğini kendine sorsa iyi edecek. Türkiye’ye hâkim olan iki futbol anlayışından “rakibi bozup hızlı ataklarla çıkma”yı hedefleyen oyun mantalitesini yerleştirmeye çalışıyor. Yakın arkadaşı Ertuğrul Hoca’nın Bursa’yı şampiyonluğa götüren; ama göze hoş gelmeyen futbol anlayışını Ziya Doğan, Mesut Bakkalgiller yıllardır uygulamakta ve onların aldıkları başarılar da ortada. Yapılan tercih baştan yanlış olunca konuşacak çok bir şey kalmıyor, aslında… Son Sivas maçı da bunun göstergelerindendi. Ama bir umut… Bekleyeceğiz…

 Gaziantepspor’un geçen sezondan kalma “ne gün ne yapacağını tahmin edememe” durumu “istikrarlı” biçimde devam ediyor. Ünlü kâhin Nostradamus yaşıyor olsaydı, Gaziantepspor’un bir sonraki maçlarını tahmin etmekte zorlanırdı.

V. Bölüm: Yeşilçam yıldızı Popov ve diğerleri…


Takımımızın oyuncu kadrosu dar olsa, oyuncular yeteneksiz olsa şöyle diyebiliriz: Kadro dar ve tüm oyuncular kapasitelerinin yüzde yüzüyle oynasa bile futbol yetenekleri sınırlı olduğundan Gaziantepspor adına tünelin sonunda ışık görünmüyor. Bu söylediğimiz gibi bir durumun olmadığını, aksine kaleci de dâhil her mevkide alternatifli oynayabilecek ve belirli bir futbol yeteneği olan bir oyuncu grubu var soyunma odasında.

Yeşilçam filmlerindeki şımarık zengin oğlan modundaki Popov’a söyleyeceklerimizi birisi tercüme ederse seviniriz, ricamızdır: 
Aslanım, sizin oralarda futbol tek başına mı oynanıyor ya da paslı oynayınca bir şey mi yapıyorlar oyunculara? Ancak sıkışınca pas vermeye kalkışmak da neyin nesi?.. Bu ligde/takımda top oynamasını bilen tek adam sen değilsin, hem o meşin yuvarlak da sana tapulu değil. Tamam, kabul ediyoruz futbol kumaşın fena değil, Bulgar liginin “Arda”sı olarak nitelendirilebilirsin, eyvallah… Ama şunu da bil ki kendine oynayan her zaman kaybeder bu güzelim oyunda, takım kazanmadıktan sonra senin top sevdan nafile… Günümüz modern futbolunda “yıldız”lar takım oyunu oynamayı da becerebilenler arasından çıkıyor. Eğer sen de bizim “yıldızımız” olmaya niyetliysen kendine değil, formaya oynamaya niyet etmelisin yol yakınken…

Sonuç olarak ligin 7. haftasında 7.maçı geride bırakırken toplanan 7 puanın sezon öncesinde söylenen hedeflere ulaşmak adına bir hayal kırıklığı olduğunu sanırım herkes kabul edecektir.



Tolunay Kafkas'ın Hikmeti...

      
        Futbolun nesir kısmına kafa yorup nazım kısmını hiç düşünmeyen Kafkasvari futbol mentalitesinin Karabük maçından sonraki sistem değişikliği denemeleri, iki haftadır yol kazasına uğruyor.

Yeni sistemin omurgasını oluşturan önemli oyunculardan biri olan Olcan Adın'ın yokluğu ve maçın ilk bölümünde gelen kırmızı kartla Serdar Kurtuluş gibi son haftaların savunma ve hücumdaki etkili isminin oyuna erken veda edişi Trabzon maçının sonucunu tayin eden en önemli etkenlerdendi.

Bu hafta da Manisa maçında aynı filmi izledik neredeyse... Yine kırmızı kart, yine on kişi, yine yenilgi...


Ve yine hemen hemen aynı dakikalarda bu defa -sınırlı da olsa- oyunu iki yönlü oynama becerisine sahip Zurita'nın gördüğü kırmızı kart, Kırmızı Siyahlılar adına maçın sonucunu tayin etti. Gerçi her iki maçtaki kırmızı kartların tonajı tartışılır, İsmael Sosa'nınki hariç... Sosa'nın kırmızısı, mağlubiyetin insanı çirkinleştirdiğine iyi bir örnekti, Elclassico'da S.Ramos'un maçın sonlarında Messi'ye yaptığı gibi...

Trabzon ve Manisa maçlarındaki tablo, Tolunay Kafkas'ın hikmet(sizlik)ini göstermesi açısından önemliydi. Belli ki sistem değişiyor; lakin bu sistemde ciddi boşluklar olduğu da aşikar... Takım, henüz 2.dakikada öne geçtiğinde, güçlü bir rakip karşısında 10 kişi kaldığında, ilk yarısını 2-0 geride bitirdiği bir maçta ne yapacağını bilmiyor ve M.Demirkol'un dediği üzere "kaotik futbol"a mahkûm oluyor...

Maçın özeti, Manisa'nın kaçırdığı bir düzine gol ve Karce'nin kurtardığı bir düzine golden ibarettir. Geçen hafta Trabzon kalecisi Onur, bu hafta da Manisa kalecisi İlker futbol hayatlarının en rahat ikinci yarılarını oynadılar.

Popov'ın buram buram bencillik kokan, bizim Çıksorut’taki mahalle maçlarında olsa bir kamyon dayak yiyeceği bir iki pozisyondaki "Oh ne ala, göbek adım Mualla..." havasına da hiç değinmiyorum... Aslında 31.dakikada Popov bencillik yapmayıp topu Sosa'ya çıkarabilse Antalya maçı gibi “yalandan bir galibiyet”in yolu açılabilirdi yine, Karce'nin katkılarıyla. Baltık Panteri bu kez sadece hezimeti önleyebildi…

İlk yarıyı 2-0 geride bitiren bir takımın teknik yönetiminin bu takımın geçen sezon en skorer ve gole en yakın ismi olan Julio Cesar'ı 90.dakikada hatırlamasına ise dudak okuma yöntemiyle anlaşılacak laflar etmemek işten bile değil.

Yapılan açıklamalardan da anlaşıldığı üzere sisteme uymayanlar gidecek, uyabilme ihtimali olanlar kalacak; hatta yenileri gelecek. Geçen hafta gidenlere değinmiştik zaten. Tüm takımlar devre arasında gönderecekleri oyunculardan faydalanma yoluna giderken bizim bu "çizik çekme" lüksümüz nerden geliyor anlamak zor.

Yani Kafkasvari futbolun "oyunu bozmak"tan, oyunu oynamaya evirilmesinin sancılarını çekeceğimiz bir sezon olacak. Genç neslin önemli isimlerinden biri olarak ta ümit milli takımdaki günlerinden bu yana pofpoflanan Tolunay Kafkas için Gaziantepspor, kırmızı-siyah bir laboratuvar işlevi görecek. Varsın olsun, yeter ki S.Beckett'ın dediği gibi olsun: " Yine dene, yine kaybet; ama daha güzel kaybet..." Ve bu kaybetmelerin sonunda Gaziantepspor, kendi gölgesinden çıkıp güneşli günlerine yeniden dönebilsin... 

Bu takım halindeki eviriliş, takıma kendi kimliğini kazandırsın; hatta futbol oynarken bu oyundan zevk alan, eğlenen bir adam profilinden çok, kavga edip oyunbozan adam edasında izlediğimiz Tolunay Kafkas da artık bu güzel oyunun nesir kısmını aşıp nazım kısmına kafa yorsun.

Bu mevzunun şu yönü de iyice biline ki Gaziantepspor’u destekleyen bedbaht taraftar kitlesinin seri galibiyetler beklediği filan yok bu takımdan. Zaten biliyoruz, hüznün zaferden çok olacağını bu takımı desteklerken... Büyük takım taraftarı kibrine sahip değil, bu taraftar... Ancak en azından vakti zamanında dalga geçilen Nurullah Sağlam'ın meşhur repliği gibi "Göze hoş gelen futbol izlemek istiyoruz." sadece. Bugünlerde futbolun duayenleri Schuster ve Guardiola'nın sıkca tekrarladığı gibi...

Beş sezondur İbrahim Kızıl yönetiminde bir arpa boyu yol gidemeyen, eskinin mirasını tüketerek habire cepten yiyen Gaziantepspor, bizleri (u)mutlu edemedi; ama hala (u)mutluyuz, umudun tüm işkencelerin en kötüsü olduğunu bile bile...

Beşiktaş kalecisi Nietzsche(!), pardon Cenk’in ünlü filozoftan alıntı içeren beyanatından sonra biz de üstada sardık: "Umut tüm kötülüklerin en büyüğüdür; çünkü işkenceyi uzatır." aforizması Gaziantepspor'a umut bağlayan tüm taraftar kitlesi nezdinde bir kez daha doğrulanıyor son yıllarda/haftalarda...

Tolunay Kafkas'ın Hikmeti...

    
        Futbolun nesir kısmına kafa yorup nazım kısmını hiç düşünmeyen Kafkasvari futbol mentalitesinin Karabük maçından sonraki sistem değişikliği denemeleri, iki haftadır yol kazasına uğruyor.

Yeni sistemin omurgasını oluşturan önemli oyunculardan biri olan Olcan Adın'ın yokluğu ve maçın ilk bölümünde gelen kırmızı kartla Serdar Kurtuluş gibi son haftaların savunma ve hücumdaki etkili isminin oyuna erken veda edişi Trabzon maçının sonucunu tayin eden en önemli etkenlerdendi.

Bu hafta da Manisa maçında aynı filmi izledik neredeyse... Yine kırmızı kart, yine on kişi, yine yenilgi...