07 Haziran 2020

Bir deniz anasıdır umut (2)

bir denizanasıdır umut

koca denizin orta yerinde

bir açılır bir kapanır

açılır kapanır

kapanır açılır.

(Can YÜCEL’den)

II- Muhalefet Cephesi: 

Demokratik açılım çalışmalarına meclisin iki büyük muhalefet partisinin (CHP ve MHP) “çözüm adına somut bir paket yok” tepkisini tüm kamuoyu yakından biliyor. Somut bir çözüm paketinin olmamasını eleştiren siyasi anlayışlara sormak gerekmez mi: Somut olmayan / içeriği belirsiz bir çözüm paketine niçin bu kadar sert tepki gösteriyorsunuz nice zamandır?

İlk elden bu partilerin tepkisini anlamlandırmak tabii ki mümkün, 30 yıllık çatışmalı sürece bakıldığında. Birisi, resmi ideolojinin üzerinden asker-bürokrat yapısıyla olan dirsek teması sayesinde var olmaya çalışırken; diğeri ise kitlelerin milliyetçi duygularını bu çatışmalı sürecin üzerinden sürekli tetikleyerek/besleyerek var olmaya çalıştı hep.

Sağ/sol kavramlarının içeriğinin boşaldığına dair yapılan tartışmalara katkı sunacak önemli örnekler olarak orta yerde durmaktalar bu partiler aynı zamanda.

Türkiye siyaset tarihinde belirli kavramları, değerleri babasından kalmış miras olarak gören anlayışların ki buna mevcut iktidar partisi de dâhildir, 21.yüzyılda hâlâ şunu anlayamamış olmaları da sanırım yine ancak “Türkiye modeli” ifadesiyle açıklanabilir: “İslamiyet”, “Atatürkçülük” ve “milliyetçilik” gibi değerler hiç kimsenin tekelinde değildir, babasından kalmış miras da değildir. Bir başkasının Müslümanlığı, Atatürkçülüğü ve milliyetçiliği hakkında ahkâm kesmek, bunlara ipotek koymakla 21. yüzyılda siyaset yapılabileceğini sananlar, Kürt sorunu gibi derin ve sancılı bir sorunu çözmekte tabii ki ciddi roller üstlenemezler.


Demokrasilerde parlamento/meclis adı verilen organlar, bilindiği üzere, geniş halk yığınlarının seçimlerde kullandığı oylarla biçimlenir. (Fakat güzel ülkemizde bu seçim süreçlerinin ve adayların nasıl belirlendiği konusu da ciddi bir tartışma konusudur.) Halkın oylarıyla oluşturulan meclisler, temsil ettikleri halk yığınlarının sorunlarını demokratik hukuk sistemi içerisinde çözmeye çalışırlar. Bu yazının I. bölümünde de belirttiğimiz gibi 80 yıllık Cumhuriyet tarihinin en sancılı sorunu Kürt sorunudur. Son 30 yıllık süreçte yaşattığı maddi ve manevi kayıplarıyla acil çözüm bekleyen bir numaralı sorundur. Çünkü Cumhuriyet tarihinde hiçbir sorun bu kadar can kaybına (40 bin insan) ve bu kadar maddi kayba (300 milyar dolar) neden olmadı.

Şimdi orta yerde bu kadar büyük bir problem dururken ve bu problemin sağlıklı çözümü adına iç ve dış koşullar olgunlaşmışken CHP ve MHP’nin çözümsüzlüğü dayatması anlaşılır değildir. Çözümden yana olduklarına kamuoyunu inandırmaları da zordur bu süreçten sonra. Çünkü çözümden yana olan bir siyasi irade, kendi çözümünün ne olduğunu en azından kamuoyuyla paylaşır. İktidar partisinin somut bir paketinin olmaması; ancak somut bir çözüm paketi adına da kamuoyunun tüm kesimleriyle görüşmeler yapmasına bu kadar sert tepki gösterilmesi CHP ve MHP açısından pek sağlıklı sonuçlar doğurmayacaktır.

Sosyalist Enternasyonal’de ülkemizi temsil eden ve özellikle 1970 sonrası dönemde Bülent Ecevit’le birlikte ülkemizde çağdaş, sosyal demokrat ve ilerici kesimlerin sözcüsü olma misyonunu üstlenen CHP’nin bugün gelinen noktada bu misyonunun getirdiği sorumluluklardan uzaklaştığını görüyoruz. Aslında bu süreç, CHP-SHP “Bütünleşme Kurultayı”ndan sonra 9 Eylül 1995 tarihinde yapılan CHP Olağan Kurultayında Deniz Baykal’ın genel başkanlığa seçilmesinden itibaren başlar. Yakın dönemin siyasal gelişmelerini takip edenler, o süreçten sonra Deniz Baykal yönetimindeki CHP’nin açıklamalarını ve yaptıklarını anımsarlarsa, bu tespiti kabul edeceklerdir. Geniş halk yığınlarından uzaklaşmak sivil siyasetten, dolayısıyla demokrasiden uzaklaşmaktır. Demokrasiden uzaklaşmak da sorunların çözümü adına başka merkezlerle yakınlaşmayı getirir ki bunun sonuçları ülke demokrasisi adına ciddi bir problemdir.

Bu arada Abdullah Öcalan’ın avukatlarından öğrendiğimiz kadarıyla da “devlet istemem, federasyon istemem, bayrak istemem” anlamlarına gelen sözleri uzun zamandır medya organlarında yer almakta. Yarın, Öcalan İmralı’dan artık memleketi bölme niyeti olmadığını topluma/bizlere anlatmayı başarırsa, yani bu tarz bir yol haritası açıklarsa bizim harita mühendislerimiz ne yapacaklar, ne diyecekler o zaman. “Biz, senin bizi bölebilme ihtimalini sevmiştik” mi diyecekler?.. MHP adına söylenecek çok fazla bir şey yok aslında. MHP’nin siyaseten dayandığı toplumsal dinamikler zaten böyle bir tepki istemekte/beklemekte. Ancak, Bahçeli’nin özellikle üslup noktasındaki ağır ithamlarını ve duygusal hezeyanlarını bir kenara bırakıp “akıl ve sağduyu”yu ön plana çıkaran bir yaklaşımla partisinin bu sorunun çözümüne dair somut önerilerini kamuoyuyla paylaşması gerekir. Yukarıda da belirttiğim gibi birtakım değerlere de ipotek koymak, günümüz çağdaş siyaset anlayışına uygun düşmemektedir.

Bu noktada HAS Parti adına Numan Kurtulmuş’un soruna ve sorunun çözümüne dair açıklamalarındaki aklı ve sağduyuyu ön plana çıkaran muhalefet anlayışının da ülkemiz ve demokrasimiz için önemli bir örnek oluşturduğunu görmek gerekiyor.

(5 Şubat 2011 Cumartesi)

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder