DEVRİMLER, ÖZGÜRLÜKLER VE ANAYASA
(Hasan
KÜÇÜK)
Türkiye
sıkça söylendiği gibi yine hassas bir dönemden geçerken anayasa tartışmaları
kilit bir konu olarak gündemdeki yerini aldı. Güncel tartışmalara değinmeden
önce tarihi ve felsefi birkaç noktadan bahsetmek bugünü anlamak için faydalı
olabilir.
Toplumsal
çatışmaların hukuk marifetiyle çözülmesi fikri, toplum sözleşmecileri (Hobbes,
Locke, Rousseau) diye adlandırılan düşünürlerde en idealize halini almıştı. Bu
kuramlar farklı ön kabullerden yola çıksa da ortak noktaları doğa durumunda
yaşayan insanların, aralarındaki eşitsizlikleri gidermek için özgürlüklerini
üst bir merciye devredecekleri ve böyle bir kurgusal sözleşmeyle toplumsal
barışın sağlanabileceği varsayımına dayanmaktaydı. İlk duyulduğunda oldukça
hayali görünen bu yaklaşım, daha sonraki Fransız ve Amerikan Devrimlerini
doğrudan ya da dolaylı olarak oldukça fazla etkilemiştir. Öyle ki bu
devrimlerin bir anayasal sözleşmeye bağlanması yeni kurulacak barış ve refah
içerisindeki özgür bir toplum idealinin güvencesi olarak algılanmış olup devrimin
ana hedeflerinden biri olmuştur. Devrimlerin sonunda oluşan anayasalar
kendilerine biçilen bu aşırı rolü elbette ki yerine getirememişlerdir.
İktidarın
kaynağının ilahi bir güçten alınarak dünyevi bir güce verildiği bir çağda,
geçmişte her şeyin üzerinde tutulan kralın yerine yine her şeyin üzerine
konulan “milli irade”
ve onun garantisi olarak “yasa”nın
geçirilmesi tüm sorunları çözecek sihirli bir formül gibi dursa da gerçekleşen
şey bu olmamıştır. Çoğunluğun seçiminin iktidarı belirlediği bu seküler
dönemde kral despotizmi gitmiş yerine çoğunluk despotizmi gelmiştir. Bu
yeni seküler despotizm de beraberinde sınıfsal, etnik vb. birçok
siyasal-toplumsal sorunu doğurmuştur. İktidarın yasaya dayandırılması
beklenilenin aksine özgürlüklerin garantisi olamamıştır.
Rousseau’nun
ortaya attığı “genel istenç” kavramının etkisi altındaki Fransız
Devrimi’nin öncüleri (Sieyes, Robespierre gibi) “milli iradeye” teslim olarak çoğulcu bir yapı
kurmakta yetersiz kalırken, daha çok Montesquieu etkisindeki Amerikan
Devrimi’nin kurucu babaları (Adams, Jeferrson ve diğerleri) onun “güçler
ayrılığı” prensibiyle iktidarı kontrol edici ve dengeleyici kurumlar yaratarak
kalıcı siyasi yapılar kurmakta daha başarılı olmuşlardır. Bu durumda iki
ülkenin siyasal geçmişlerinden getirdikleri mirasları da önemli bir etken
olmuştur.
“Devrimler
yıktıkları rejimin biçimini alır.”
trajedisiyle despot kralın kontrolündeki merkezi bir yönetim olan ancien
régime’e karşı gerçekleşen Fransız Devrimi bu mirasla benzer yapılar kurarken,
devrim öncesi okyanus ötesi bir kraliyete bağı olup, zaten kasabalardan
eyaletlere kadar konseyler ve koloniler halinde örgütlenmiş olan bir siyasal
geleneği devralan Amerikan Devrimi ise kraliyetle bağını kopardığı anda siyasal
olarak özgür bir alanın üzerinde yükselme şansı bulmuş ve anayasası da bu
niteliği taşımıştır.
Bu kısa
hatırlatmalardan sonra Türkiye’nin güncel anayasa tartışmalarına gelmeden önce
şu çıkarıma kolaylıkla ulaşabiliriz:
İktidarları
sınırlayan yasalar ya da anayasa değil, toplumsal ve siyasal güç dengeleridir.
Bu çıplak gerçeği Osmanlı’nın ilk anayasa örneğinde de görebiliriz. Çok da yeni
sayılamayacak kadar eski anayasal geleneğe sahip olan bir toplum olduğumuzun
göstergelerinden olan, Namık Kemal’in kavramsal çerçevesini çizdiği ve Mithat
Paşa’nın hazırladığı 1876’daki Kanuni Esasi “din ve mezhep ayrımı gözetmeksizin herkes Osmanlı
yurttaşıdır” derken çağının
oldukça ilerisinde etnisite ve dine dayanmayan bir yurtseverlik çerçevesinde
tanım getirerek çok uluslu imparatorluğu bir arada tutmayı hedeflemişti. Oysaki
üzerinden bir yıl geçmeden II. Abdulhamid anayasayı askıya alarak onun
Osmanlıcılık felsefesini yıktı, İslamcılık anlayışını yönetime hakim kıldı ve
sonrasında ülkenin genelinde baskı rejimi kurarken Ermenileri de Kürt
aşiretlerin de desteğini alarak katletme yoluna gitti. Anayasa sorunları çözmek
şöyle dursun kötü bir tarihsel miras bırakan dönemi açmıştı. Ta ki 1908’de
siyasal dengeler değişip anayasa gerek ordudaki subayların gerekse toplumsal
baskının etkisiyle yeniden yürürlüğe girene kadar bu rejim devam etti.
Anayasanın bazı değişikliklerle beraber yürürlüğe girmesi sorunları
katmerlendirmekten başka bir şeye yol açmadı. Mevcut toplumsal ve siyasal güç
dengeleri buna yol açmış, anayasa yazılı bir belge olmaktan öteye geçmemişti.
Savaş sonrası
1921’de kabul edilen Teşkilat-ı Esasiye ise savaş döneminde yapılan yerel
kongreler ve kurulan ittifakların etkisiyle ABD anayasacılığına benzer bir
çoğulculuk getirse de 1924 Anayasası ile kurucu kadroların pozitivist
felsefenin ve Rousseau’nun etkisiyle “milli iradeyi” öne çıkaran ve “üniter devleti” esas alan Fransız anayasası modelini örnek almasıyla çoğunluk
despotizmini yaratan siyasal bir yapı kurdu. Cumhuriyet tarihi boyunca anayasal
tarih de bürokrasi ile burjuvazinin kavgaları ile şekillenen bir seyir izledi
ve darbeler tarihi olarak gelişti. 1924’te kurulan ve çoğulculuk yerine
çoğunluğa dayalı sistem çeşitli şekillerde bugüne kadar devam etti.
Günümüze
gelindiğinde ise gerek Kürt muhalefetinin etkisiyle gerek ise İslami kökenli politik
hareketlerin kendini iç ve dış dengelere göre iyi konumlandırıp toplumsal
destekle siyasi iktidarı almasıyla eski rejim işlemez hale geldi. Bu
durum da merkezinde anayasa olan yeni bir kuruluş dönemi tartışmasını gündeme
getirdi. Ülkeyi 10 yıldır yöneten siyasi hareket Gramsci’den ilhamla pasif
devrim olarak da adlandırılan siyasal dönüşümü yeni bir anayasa ile
taçlandırmak isterken bunu ülkenin bir diğer büyük siyasi ve toplumsal meselesi
olan Kürtlerin hakları ve bu çerçevede süren çatışmaların sonuçlanması
bağlamına da oturtmuş durumda.
Yeni
bir kurucu anayasa ile vatandaşlık bağlamında hukuki bir konsensüs sağlayarak
etnik çatışmayı bitirmek öngörülürken iktidar bunu fiilen çoğunluk despotizmine
dönüşmüş rejimi hukuken de başkanlık sistemine dönüştürerek yapmayı hedefine
koymuş görünüyor. Kuşkusuz çatışmalardan kaynaklı ölümlerin bitmesi herkesin
ortak paydası olmak durumunda... Buna karşı çıkmak her şeyden önce politik
ahlaka aykırı. Ancak çatışmaları bitirecek yeni anayasanın iktidarın sınırsız kullanımıyla
toplum üzerinde yeni bir baskı rejimini kalıcı hale getireceği tehlikesi
çeşitli muhalefet kesimlerinde haklı kaygılar uyandırmakta.
Bu
kaygılar bizi “iktidarın nasıl sınırlandırılacağına” ilişkin kadim soruya götürüyor.
İktidarı sınırlandırmanın bir aracı olarak anayasalarda sağlanan hak ve
özgürlükler önemli bir araç olarak kullanıla gelse de, bu hak ve özgürlüklerin
pasif bir koruma sağlamanın ötesine gitmediği dünyadaki diğer anayasa
örneklerinde de sıkça karşılaşılan bir sorun olmuştur. Klasik bir çerçevede
kurulan iktidar-özgürlük ikileminden ziyade iktidar-iktidar ikilemine oturtulan
bir anlayış iktidarı sınırlamanın daha doğru bir yolu gibi gözükmekte. “Bir
iktidarı ancak karşı bir iktidar sınırlandırabilir” ilkesi daha gerçekçi bir bakış açısı
sunmakta. Burada kastettiğim seçilmiş iktidarın karşısına sınırlayıcı unsur
olarak anayasadaki hak ve özgürlükleri ya da onu dengeleyici senato benzeri
kurumları koymak kadar toplumsal ve politik iktidar alanlarının çok daha önemli
olduğu.
İktidarın
birtakım hukuki mekanizmalarla değil, ancak toplumsal olarak örgütlenmiş
politik iktidar odakları tarafından sınırlanabileceği gerçeğini dünya
deneyimlerinde de kendini ortaya koymuş durumda. Anayasanın hukuki
çerçevesinden çok toplumun öz iradesiyle oluşturduğu konseyler, belediyeler,
kooperatifler, siber alandaki örgütlenmeler gibi iktidar alanları mevcut siyasi
iktidarın baskılarına karşı toplumu koruyabilecektir. Bu nedenle yeni anayasa
sonrası dönemi, iktidarın yeni bir neo-istibdat dönemine dönüştürmesinden
kaygılı olanların endişelerini bu yöne de odaklamaları yerinde olacaktır. Kürt
muhalefetinin bu alanda yarattığı önemli toplumsal iktidar alanları bulunmakta.
Belki de bu döneme girerken öz güvenini bu pozisyondan almakta. Diğer
muhalefet kesimlerinin de devlet ve anayasa odaklı politikaya odaklanırken bu
yönlü politik alanlar yaratmaya girişmesi toplum ve birey özgürlüklerini
koruyacak gerçek mekanizmaları oluşturacaktır.
Özgürlükçü
anayasaların dahi sadece baskıdan kurtuluş anlamında bir alan
açmaktan fazlasını yapamadığı gerçeği ortada iken toplumsal muhalefet için
hayati olan özgürlüğü ortak eylemlilikle geliştirecek kamusal alanları yaratma
yeteneğini gösterebilmektedir. Bu kamusal alanlar yeni anayasanın despotik bir
yönetime yol açmamasının da gerçek güvenceleri olacaktır.
Kaynak:
http://hasan2017.tumblr.com/post/45120762599/devrimler-ozgurlukler-ve-anayasa


Hiç yorum yok:
Yorum Gönder