Ayfer Tunç:
Türkiye'nin geleceğine dair ümidimi kaybettim.
Ayfer Tunç: İnsanlar
yaşadıkça dedikodu bitmez, ancak şekil değiştirir. Gerçi dedikoduyu sadece
kadınlar arası bir faaliyet olarak görmüyorum ben. Toplumların kadınlara uygun
bulduğu yer ev içleri olduğundan dolayı kadınlar arasında yaygın olduğu
düşünülüyor. Oysa çağımızın özellikle yetişkinler için ürettiği yeni oyuncaklar
olan sosyal medya çeşitleri dedikoduyu üretmekle kalmıyor, dünya çapında
yaygınlaştırıyor. Sadece magazini de kast etmiyorum, “dezenformasyon” olarak
tanımlanan kirli bilgi bir tür dedikodu değil mi sizce de? Üstelik kadınlar
arası dedikodudan çok daha yıkıcı.
A.T: Ötekinin kim
olduğu artık o kadar aşikar ki, peki o zaman biz kimiz?
A. Tunç: Biz’in
kim olduğuna dair herkesin katılacağı bir tarifimiz olduğunu sanmıyorum. Mesela
benim “biz” anlayışımla fanatik bir milliyetçinin biz’i aynı değil. Benim
“biz”imin içinde Kürtler, Ermeniler, Yahudiler, Süryaniler gibi, sadece bu
topraklarda doğmuş olmakla “biz” olma hakkını doğallıkla kazanan herkes var.
Ama uçları dışarıda bırakıp ortalama bir tarif arayacak olursak eğer ben
“biz”den şunu anlıyorum: Demokrasi geni taşımayan, kendi uygarlığını kuramamış,
tahammülsüz, insani değerleri ile maddi çıkarları arasında gidip gelen, kafası
karışık, ikiyüzlü bir toplum. Pek parlak sayılmayız yani.
“Kadın
duyarlılığı” da bir zamanlar erkek eleştirmenlerin kadın yazarları sözde
överken domestikleştirmek için kullandığı, cinsiyetçi bir tanımdı.
A.T: Memleket Hikayeleri
kelimenin tam anlamıyla bir kadının elinden çıkmış. Sizce bir erkeğe göre
avantaj ve dezavantajları nedir bu kitabı yazmanın?
A. Tunç: Bilemiyorum.
Hiç bu açıdan düşünmedim. Belki erkek bir yazar için ev içleri hikayeleri daha
sınırlı olabilirdi. Ama yeri gelmişken “kadın yazar” tanımlamasını yazıya
başladığım ilk günden beri reddettiğimi tekrarlayayım. Bence yazarlar
yazdıklarına kendi cinsiyetlerinden hareketle bir cinsiyet biçmezler, onu
genellikle okurlar yapar. “Kadın duyarlılığı” da bir zamanlar erkek
eleştirmenlerin kadın yazarları sözde överken domestikleştirmek için
kullandığı, cinsiyetçi bir tanımdı. Bugün gündelik hayatta cinsiyetçilik çok
daha şedit olmasına rağmen, edebiyat eleştirisinde 70’lerin sonundaki kadar
kuvvetli değil neyse ki. Öte yandan bir metne cinsiyet biçmek de bir okuma
türüdür, karşı değilim, okur okuduğu metni bu yolla daha iyi
anlamlandırabiliyorsa yapabilir, ama bu bir eleştiri yöntemi değil, benim için
yazmanın içeriğini etkileyen bir unsur da değil.
A.T: Kitap çoğunlukla 1960 –
2000 arası. Bu yaklaşık 40 yıllık dönem, birçokdönemleri içinde barındırıyor.
Devamında 2000-2010 var ki hepimiz biliyoruz. 2010 sonrası hakikaten farklı bir
döneme giriyoruz. Neler beklemeliyiz?
A. Tunç: Açıkçası
bir süredir Türkiye’nin geleceğine dair ümidimi kaybettiğimi söylemeliyim. Bunu
tümüyle politik olarak okumayın. Günlük politika haşin ama kısa ömürlü bir
araçtır. Bir şeyler inşa etmek isterken yıkar döker, kaybolur, yenisi gelir.
Geleceğe makro, hayatın tüm alanlarını kapsar biçimde bakmak gerek. Türkiye’de
insani değerlerdeki hızlı aşınma, önlenemeyen milliyetçilik, hayatımızı
nitelikli bir hale getirecek temel araç olan kültürün değersizleştirilmesi,
bilimin gülünç kılınması için gösterilen çaba, hiçbir alanda kurumsallaşmamak,
ilkesizlik, ülkesine dair bir derdi, bir meselesi olan insanların
itibarsızlaştırılması ve daha bunun gibi pek çok semptom geleceği bana epeyce
karanlık gösteriyor. Aslına bakarsanız bu durum ne tümüyle Türkiye’ye özgü, ne
de Türkiye için yeni. Farklı dozlarda dünyanın büyükçoğunluğunda yaşanıyor. Biz
on yıllardır aynı kaosun içindeyiz. Ama denizin bittiği bir yer var, oraya
doğru gidiyormuşuz hissi içindeyim.
Türkiye’nin
tamamı, geliştiğini sanan, çıkarlarının esiri olmuş sakinleriyle dev bir kasaba
halinde yaşıyor
A.T: Adapazarı,
Türkiye’yi ne kadar temsil ediyor? Ne kadar Batı’da, ne kadar Doğu’da?
A. Tunç: Bence
pek güzel temsil ediyor. Ama Kayseri de temsil ediyor, Trabzon, Bursa, Manisa
veya Kars da. Tüm Türkiye’yi temsil etmediğini söyleyebileceğimiz şehirler
ancak Kürt nüfusun ağırlıklı olduğu şehirler. Türkiye’de artık şehirleri
birbirinden ayıran herhangi bir hususiyet yok. Ne sakinlerinin davranışları,
yaşama biçimleri açısından ne de bir şehre karakterini veren temel özellikler
açısından. İstanbul’un büyük çoğunluğu da dahil,
Türkiye’nin tamamı,
geliştiğini sanan, çıkarlarının esiri olmuş sakinleriyle dev bir kasaba halinde
yaşıyor nicedir. Adapazarı’nın ne kadar batı ne kadar doğu olduğu meselesine
gelirsek, şekli yuvarlak olan bir dünyada nasıl sabit bir batı olabilir ki? Ama
Batı deyince bir şey kastediyoruz elbette. O da belli bir uygarlık biçimi. Bu
uygarlığın eksiksiz bir parçası olmamız gerekmezdi, ama anlamlı bir “biz”den
söz etmek istiyorsak hakiki bir uygarlığa sahip olmamız gerekirdi, kendi
uygarlığımıza. Adapazarı’nın da Türkiye’nin hemen hemen bütün şehirleri gibi
zahiri olarak batıya yaklaştığı, daha doğrusu yaklaşmış gibi yaptığı dönemler
oldu. Ama bu ne belirleyici ne kalıcıydı, çünkü sahici değildi. Ben cumhuriyet
tarihimiz boyunca, Türkiye şehirlerinin cumhuriyet projesi gereği batılı bir
yaşam sürüyor gibi görünmesini evi süslü ve mutlu gösteren bir fasat gibi
görüyorum. Evin içindeki harabiyeti görmemizi engelleyen bir cephe. Bugün
doğduğum şehri ne zaman sevmek istesem Kürtleri linç etmeye kalkan bir şehir oluşunun
ağırlığından kurtulamıyorum.
A.T:
Bir Otobüs Yolculuğu’ndaki kadın otobüse bindiğinde her şeyden şikayetçi, ya o,
sıradan bir yolcu olsaydı, tanımadığı bir kadın için 20 saat yolculuk yaptığı
otobüs bir de hastanenin içine girip bekleseydi…
A. Tunç: O zaman
hikaye olmazdı. Kadının yolculuğunun başında içinde bulunduğu ruh hali diğer
insanlarla etkileşimi sonucu değişiyor. Otobüste bekleyenlerden biri olsaydı ya
bu beklemeye neden olan kişiyle bir empati kuracak ve anlayışlı olmayı
öğrenecekti ya da hiçbir duygusal bağ kurmayıp aksi ve nefret eden ruh halinin
gereğini yapıp duruma itiraz edecekti.
A.T:
Herkes iyi insan ama öteki söz konusu olunca linç tezgahları hemen kuruluyor.
Nedir bunun altında yatan?
A. Tunç: Dünyada
pek çok düşünür bu konuda fikir üretmiş, üretmeyi de sürdürüyor. Benim
önemsediğim ve açıklayıcı bulduğum bir fikir Milan Kundera’ya ait. Perde adlı
kitabında Kundera “büyük ulus-küçük ulus” ayırımı yapar ve büyük ulusların
varlıklarından emin, kendilerine güvenli oldukları için farklı olanı tehdit
olarak algılamadıklarını, düşman üretmediklerini söyler. Büyük uluslar bu gücü
kurdukları uygarlıktan alırlar ve bu aynı zamanda bekalarının garantisidir.
Kundera’ya göre küçük uluslar bekalarından emin değildirler, her an yok edilebilecekleri
endişesiyle yaşarlar ve bu nedenle farklı olanı düşman görüp yok etmek
isterler. Bence dikkate değer bir açıklama bu. Farklı olanı düşmanlaştıran
bünyemiz bizi küçük ulus yapıyor.
A.T:
Dünyanın her yanında da böyle sanki, filmlerden görüp kitaplardan okuduğumuz
kadarıyla, 20. yüzyılın başlarında, o iyi aile babaları, gözlüklü adamlar,
yakaladıkları zencileri hemen ilk ağaca asıyor…
A. Tunç: Modern
dünya eski çağlar gibi ama eski çağlardan farklı bir biçimde düşman üreten bir
dünyaydı. O iyi aile babaları aynı zamanda iki büyük savaşta yer aldılar,
nazizme selam durdular. O gözlüklü iyi aile babaları aynı zamanda 12 Eylül’ün
işkencecileriydi, böyle pek çok hikaye vardır, bilirsiniz, işkenceci kurbanına
acı vermek için şeytanın aklına gelmeyecek işkenceler yaptıktan sonra evine
gider, pijamalarını giyip çocuğuna derslerinde yardım eder. İnsanoğlunun
karanlık tarafı ile çağların dönüşüm dönemlerindeki çakışmalar küçük-büyük pek
çok insanlık trajedisine yol açmış. İşin acı tarafı, günümüzün de farklı
olduğunu söyleyemiyor oluşumuz. Biz şu anda kendi küçük dünyamızı yaşarken
gezegenimizin bir yerlerinde sonsuz işkenceler yapılıyor olduğunu pekala biliyoruz.
Modern çağın idolü ve simgesi olan, insanlığa verdiği umut ve bilgi ile altın
çağı yaşatan bilim kapitalizmin hizmetine girdi mesela.
İnsanlığımızı parçalayan silah, petrol,
ilaç, kimya, gıda gibi endüstriler insanlığın iyiliği için değil, daha büyük
kar için var. Bütün bu dev endüstrilerde büyük büyük bilimciler insanlığın
zararı için var güçleriyle çalışıyor. İnsanları daha büyük kitleler halinde
öldüren silahlar icat ediyorlar, gıdaların genleriyle oynuyorlar, hastalıklar
icat edip ilaç satıyorlar. Bütün dünyanın yüzünü karanlığa dönmekte olduğu gibi
bir his içindeyim. Galiba insanoğlunun altın çağı sona erdi. Benim için
varılabilecek en korkunç nokta, dünya nüfusunun hatırı sayılır bir kısmını
oluşturan, tüketme kabiliyetinden yoksun aşırı yoksul kitlenin artık
beslenemeyeceği anlaşılınca nasıl yok edilebileceğine dair teoriler üretilmesi
olacak. Aslında yüksek sesle dillendirilmese de, bazı batılı düşünürler
insanlığın gitmekte olduğu bu korkunç noktaya dikkati çekiyorlar.
A.T: Ukalalık
etmek istemiyorum ama hep aklıma gelir “Bir kent ölümünün denizine
kayar dragomanlarıyla.” Dragomanların gitmesiyle mi bozulmaya
başladı her şey?
A. Tunç:
Hatırlamakta haklısınız, Ece Ayhan topluca bir yok oluşun sürecini nasıl güzel
ve umutsuzca imliyor o dizesinde. Ama Ece Ayhan şiiri türlü okumalara açık bir
şiir. “Dragoman”la ne demek istemişti acaba? Dragoman’ın sözlük anlamı Osmanlı
Devleti’nde görev yapan çevirmenler. İyi de neyi çeviriyordu bu dragomanlar?
İnsanlık tarihinin başyapıtlarını mı? Diyelim ki çeviriyorlardı, o başyapıtlar
hayatın içinde nasıl bir yer alıyordu? Dragomanlar gitti mi, hayatın içinde
sessizce kuruyup yok mu oldular? Ama ben bu dizedeki dragomanları hayatımızın
taşıyıcı kolonları gibi düşündüm hep. Belki bunda ardından gelen “Düzayak çivit
badanalı bir kent nasıl kurulur abiler” dizesinin de etkisi vardır. Eğer dragomanları
hayatımızın taşıyıcı kolonları olarak düşünecek olursak, evet, her bir kolonun
çökmesiyle ölümün denizine kayıyoruz.
A. Tunç: Bence
doğal değil. Elbette hayat bir değişim hikayesidir, zaman sürekli bir şeyleri
değiştirir. İnsanın kendi tarihi gibi, toplumların hatta tümüyle insanlığın
tarihi de iniş çıkışlardan oluşur. Ama tarihin kendi akışı içinde, makul
çürümenin ötesinde olduğumuz hissi içindeyim. Evet dünya çürüyor, ama biz biraz
daha hızlı çürüyoruz.
A.T: Sırada ne var?
A.
Tunç: Henüz kafamda gezen fikirler var.
Kaynak:



Hiç yorum yok:
Yorum Gönder