Işık Ergüden’le
“Devrimci Şiddet”
Üzerine...
Özellikle 1 Mayıs 1977 tartışmalarının ardından, sağın çeşitli renklerinden
gazeteciler ve siyasetçiler solun şiddetle hesaplaşması gerektiğini buyurdular,
12 Eylül öncesinde hem sol hem sağ şiddetin derin devlet tarafından
kışkırtıldığı tezi yinelendi, bir yandan da -bir ucu darbeciliğe ve
ulusalcılığa, bir ucu da PKK’ye erişecek şekilde- solun bütününün şiddet
yöntemiyle ilişkili olduğunu kabullendirmeye çalıştılar. Aynı sıralarda, Birikim’de
bir yazıyla sol tarihte bir araç olarak şiddeti açıkça benimsemiş örgütlerden
MLSPB’nin tarihine girizgâh niteliğinde bir yazı kaleme aldınız. Bu tartışmalar
ışığında bu yazıya hazırlanırken muradınız neydi?
Öncelikle 1
Mayıs 1977 tartışmalarında gündeme gelen “sol içi şiddet” açısından soruna
bakarsak, paradoksal gibi gelebilir ama 70'li yıllardaki sol içi çatışmanın
asıl muhatabı o dönemin silahlı sol grupları ya da silahlı propaganda grupları
değildir. Sol içi şiddet diye adlandırılan şey, esasen, uluslararası boyutta
SBKP-ÇKP ve daha sonra Arnavutluk'un da ayrı bir kutup olarak katıldığı
çatışmanın Türkiye'ye yansımasıdır. O dönemin uluslararası komünist hareketinde
birer odak olma iddiasındaki bu hegemonik güçlere bağlı olan, siyasi çizgilerini
bir tür emir-komuta ilişkisi altında oluşturmaya çalışan ve bir yanda TKP'nin
diğer yanda Aydınlık çizgisinin başı çektiği, birbirlerini “Maocu bozkurt” ve
“sosyal faşist” olarak niteleyerek, muhtemelen olası bir hegemonyanın rakibi
olarak görerek öncelikle birbirlerini yok etmeye çalışan grupların eseridir.
THKP-C
çizgisi ve bu çizgiden türeyen gruplar daha başından itibaren kendilerini bu
uluslararası çatışmanın dışında konumlandırmaya ve mümkün olduğunca her iki
odaktan da bağımsız bir çizgi geliştirmeye özen göstermişlerdir. Dolayısıyla
böyle bir çatışmanın muhatabı THKP-C çizgisi değildir; bu çizgideki silahlı
propaganda grupları hiç değildir. Onlar esas olarak güçlerini ve mücadelelerini
“oligarşi” olarak adlandırdıkları iktidar blokuna yöneltmişlerdi, solun
herhangi bir kesimini tasfiye etmeyi asla bir amaç olarak önlerine
koymamışlardı.
TKP ve
türevleri ile Aydınlık ve türevleri ise, ağız birliği içerisinde silahlı
propaganda gruplarını “sol sapma”, “goşist” vb. olarak nitelerken, birbirlerini
de baş düşman görerek yok etmeyi amaç edinmişlerdi... Dolayısıyla, devlet
açısından provokatif bir durum doğmuşsa, ki doğmuştur, bunun sorumlusu, tuhaf
bir şekilde, öncelikle bugün de solu şiddete başvurmakla suçlayan kesimin
kendisidir. Örneğin MLSPB, çatışma ortamının etkisiyle ’77 1 Mayıs’ına
katılmama kararı almıştı… Dolayısıyla, sol içi şiddetin öznesi olmuş gruplarla
siyasal iktidara, devlete karşı devrimci şiddeti bir yöntem olarak benimsemiş
grupların farkını öncelikle ortaya koymak gerekir. İkinci olarak, solun
şiddetle hesaplaşması gerektiğini buyuranların, özellikle de sol liberal kesim
içinden bunu buyuranların sapla samanı kasıtlı olarak birbirine karıştırdığı ve
olası liberalleşme beklentileriyle birlikte burjuvaziye, siyasal iktidarlara
gösterdikleri hoşgörüyle ters orantılı olarak sol adını taşıyan neredeyse her
şeye karşı bir nefret söylemi üretmelerini de tamamen sınıfsal konumlarına, hem
maddi hem de entelektüel sermaye sahibi olmaya bağlıyorum... Dolayısıyla sorunu
bu zeminde tartışmanın pek bir yararı olmayacak kanısındayım...
Yazıyı neden
yazdığıma gelince, 1970'li yıllardaki sol hareketlerin anlatısının büyük ölçüde
eksik yapılmış olduğu, hayatlarını, gençliklerini bu mücadeye adamış, feda
etmiş sayısız insana, arkadaşlarımızın anılarına haksızlık edildiği,
cesetlerinin üzerine basıldığı gibi bir duygunun sonucu öncelikle. Bunlar da
vardı, neden bunlardan söz etmiyorsunuz, deme isteği... Sol hareketlerin bu
anlatısında da bir tür resmi tarih şekillenmesi yaşandığı, kitlesel ya da ana
akım denebilecek hareketlerin kendi eksenlerinden tarihi aktardıkları, bugün
kimi sol örgütlerde yer alan insanların kendi perspektiflerinden tarihi
kurguladıkları görülüyor. Bu yüzden, başka olgulara da dikkat çekmek için
özellikle o yazıyı kaleme aldım. Ayrıca, bugünün gençlerinin hem tarihsel
belleğine katkıda bulunmak hem de ellerine farklı bir alet edevat sunmak gibi
de bir amacım vardı.
Yazıda şöyle diyorsunuz: “Geçmiş, çakılıp kalınacak, üstüne menkıbeler inşa
edilecek bir alan değildir; şimdiki zamanın içinde, geçip giden hayatın içinde
tekrar tekrar can bulur. Dolayısıyla, bu şimdiki zamanın içinde yeni sorunlarla
ve imkânlarla her karşılaştığımızda hatırladığımız geçmiş de bu şimdiki
zamandaki geçmiştir.” ‘70’ler solunu gösterip bugünkü sola vurmaya çalışmak,
‘70’lerdeki şiddetin nedenlerini gözardı etmeye de yol açmıyor mu?
Tabii. Daha
öncesine de gidilebilir ama, T.C.’nin kuruluşuyla başlayan bir şiddet olayı var
zaten: Mustafa Suphi’lerin aldatılıp öldürülmesi, Ermeni soykırımına
uzanabilecek, Dersim’e gidebilecek bir devlet şiddeti, egemenlerin şiddeti var
zaten. NATO süreciyle başlayan dönemde de, Komünizmle Mücadele Derneği gibi
örgütlenmelerle, Sovyet sınırında olan Türkiye’nin konumlandırılma biçimi var.
Faşist ve İslâmcı akımların komünistlere karşı kullanılmak üzere
güçlendirilmesi, silahlandırılması, Özel Harp Daireleri, paramiliter uzantıları
var. ’60 sonrası hareketler, aynı zamanda, bunlara tepkinin sonucu.
Faşistlerin,
polislerin öldürdüğü insanlar, Kanlı Pazar derken, devrimciler silaha sarıldı.
Bunlar daha çok kendini, hareketi korumaya dönük şeylerdi. Bir yandan da, başka
bir yol olmadığı, parlamenter demokrasi denen şeyin göstermelik olduğu, bunun
aslında bir faşizm olduğu, buna silahla karşı koymak gerektiği, devrimin başka
yolunun olmadığı şeklinde görüşler çıkıyordu. THKO’ya, THKP-C’ye, TİKKO’ya
giden süreç zaten bunların ifadesi. Artık bir devrim programı, devrime giden
yol olarak benimsendi şiddet, iktidarın başka herhangi bir muhalefet biçimine
izin vermeyeceği tespitinden yola çıkarak. Bu tespiti haklı da görebiliriz. İki
ayrı belki, ama birbiriyle de kesişen süreçten bahsedebiliriz. Bir yanda daha
kitlesel düzeyde özsavunmaya, gündelik hayatı sürdürmeye, yaşam alanlarını
korumaya dönük bir şiddete başvurma yöntemi var, diğer yanda devrim programı
olarak şiddet. ‘70’li yıllara geldiğimizde zaten faşist saldırıların,
katliamların boyutları ortada. O koşullarda devrimciler silaha sarılmasaydı
demek biraz abes bir durum. “Vietnamlılar Amerika’ya karşı savaşmasaydı”,
“Cezayirliler Fransızlara direnmeseydi” demek gibi bir şey.
Diğer
yandan, stratejik olarak silahlı mücadeleyi benimseyen gruplarınkini de kör bir
şiddet gibi anlamamak lâzım. Rastgele yapılan, her önüne gelenin, hatta her
faşistin öldürüldüğü bir süreç değildi. Mümkün olduğunca seçerek, hedefleri
belirleyerek, bu hedeflerin etkilerini değerlendirerek yaşandı o strateji.
Silahlı mücadeleden ayırır kendisini silahlı propaganda. Orada amaç silah
değil, şiddet değil, esas olan propaganda. Ama bunu yapmanın bir yolu, yordamı
olarak da silah gündeme geliyor. Bu, illâ silaha başvurulacağı anlamına da
gelmiyor. O zamanki silahlı mücadele anlayışı, daha çok bir halk örgütünün, iki
ordunun karşı karşıya gelmesi ya da bir orduyla bir gerilla birliğinin karşı
karşıya gelmesi demekti. Silahlı propaganda bundan farklı, eline silah alıp
sağa sola ateş etmek, asker, polis diye herkesi öldürmeye kalkmak değil.
Tamamen seçerek, politik etkisini, propaganda etkisini düşünerek bir eylem
tasarlıyorsun...
Soruda geçen
“geçmişe çakılıp kalmamak” özellikle önemli. Geçmişi mümkün olduğunca her
boyutuyla ortaya sermek, belleğin parçalarını bir araya getirmek önemli olsa
da, bundan menkıbeler türetmek de hiç gerekmiyor. Hayat akıyor. Bugünün
bambaşka -ya da diyelim çok benzer- gerçeklikleri içinde söyleyecek yeni
laflarımız, o günden bugüne taşıyacağımız, taşıdığımız için de içine zamanın
tozunu toprağını kattığımız sözlerimiz olmalı. Yoksa “yaşadım!” diyebilmenin
bir anlamı kalmaz. Askerlik anılarıyla, gençlik hatıratlarıyla bugünü yaşamak
imkânsız...
Bugün 1 Mayıs’larda birkaç bankanın camını indirmek, bir terör faaliyeti
olarak gösteriliyor. Son 1 Mayıs’ta Mecidiyeköy’de silahsız eylemcilerin
polisle çatışması üzerine bazı anarşist gruplara ev baskınları düzenlendi,
dokuz kişi tutuklandı. Halbuki bu eylemlerde kimse anlatıldığı gibi “küçük
esnafın ekmeğiyle oynuyor” değil. Bugün de hedefler seçiliyor, ama devrimci
şiddetin boyutları ‘70’lerle karşılaştırılamaz herhalde. Buna mukabil, devlet
şiddetinin boyutları sanki çok daha aşırı.
![]() |
| RAF-Rote Armee Fraktion |
‘70’lerdeki
bazı grupların hedefi, oligarşi diye tanımlanan bir azınlık gruptur. Bunun
içinde Amerikan emperyalizmi vardır, tekelci burjuvazi, “işbirlikçiler” denen
kesim vardır ve esasen hedef bunlardır. Devletin, iktidarın ya da sistemin
“beynine” yönelik eylemler esas alınır. ‘70’li yıllarda anti-faşist mücadele de
silahlı mücadelenin hedefleri arasına girdi ama, bu her zaman için sorunlu
olmuştur. Bunu devletin bilerek önümüze çıkardığını düşünenler de olmuştur, bu
alana hiç girmeden silahlı mücadeleyi sürdürmeye çalışan gruplar da olmuştur.
Çünkü bunu bir tür ayak bağı, esas hedefin önünde bir engel olarak
görmüşlerdir. Pratikte o şekilde yürümemişti tabii. Yaşam sorunu vardı,
okullarına gidemiyordu insanlar, mahallelerinden çıkamıyorlardı ya da...
1970'li
yıllar devletin şiddetinin, ikna ya da pasifikasyon gücünün bugünkü kadar
gelişmiş, sofistike olmadığı yıllar elbette... Evet, paramiliter güçler var
ortada, ama devlet onlara muhtaç bir anlamda. Ayrıca sol hareketin Türkiye
topraklarında görüp göreceği en kitlesel, en kalabalık dönemlerden biri olduğu
da söylenebilir. Dolayısıyla o koşullarda sistemle devrimci güçler arasındaki
ilişki ve denge bugünkü koşullardan çok farklı. Bugünün “denetim ve güvenlik”
devleti konsepti çok daha güçlü bir yapıda, muhalif kesimin gücü ise çok daha
cılız, etkisizleştirilmiş, bu nedenle belli bir güç dengesi oluşamadığından
sistem açısından her itirazı susturmak, engellemek daha kolay ve daha yaygın
bir durum.
12 Eylül’ün “kardeş kardeşi vurdu” söylemine “bugün sağcının kullandığı
silahı ertesi gün solcu kullanıyordu” iddiasıyla geri döndük…
Bunun doğru
olduğunu düşünmüyorum, zira faşist hareketi esasen devlet güçlendirdi. NATO
stratejileriyle, kontrgerilla örgütleriyle geliştirilen bir alan bu. O zamanki
bütün MHP yayınlarına, benzerlerine baksak, bunun izlerini hep görürüz. Komando
kampları var, polisin, devletin tamamen yanlı tutumu var, Demirel’in “bana
sağcılar öldürüyor dedirtemezsiniz” lafı var.
12 Eylül’den
sonra MHP “fikrimiz iktidarda, kendimiz içerde” dedi… Nesnel olarak devlet ve
onun paramiliter güçlerinin, yükselen işçi hareketinin, öğrenci hareketinin,
köylü hareketinin önüne çıkardığı, bunu yaparken de “komünizm”, “vatan-millet”
edebiyatının arkasına sığındığı bir hareket… Devrimcilerin de bunu püskürtmek
adına yaptıkları bir mücadele var. Yani, birbirine denk şeyler değil bir defa.
![]() |
| Günaydın Gece: İtalya'daki Kızıl Tugaylar'a dair bir film... |
Isabelle Sommier’nin “Devrimci Şiddet” başlıklı kitabı bu ay sizin
çevirinizle yayınlandı. Sommier, Almanya, İtalya, Fransa, Japonya ve ABD’de
aynı dönemlerde, 1970 civarında ortaya çıkmış benzer örgütleri özgün
niteliklerini, yerel özelliklerini de vurgulayarak anlatıyor. Bunlar, bugün bol
keseden kullanılan “terör”ü yöntem olarak gerçek mânâda benimsemiş örgütler:
Almanya’da RAF, İtalya’da Kızıl Tugaylar, Fransa’da Doğrudan Eylem, Japonya’da Japon
Kızıl Ordusu, ABD’de Weather Underground Organization…
‘68’in
devamı aslında bunlar. Türkiye’dekine az çok benzer bir tartışma oralarda da
yürümüş anladığım kadarıyla. Genelde ‘68’e bir övgü, bir güzelleme yapılıyor,
ama şiddet bundan bağımsız görülüyor. Bu araştırma, bu örgütlerin ‘68’in devamı
olduğunu ortaya koyuyor. ‘68’i kapitalizme karşı bir isyan hareketi olarak
görebiliriz, ki sırf bir öğrenci hareketi değil ’68, çok ciddi işçi
direnişleri, grevler, fabrika işgalleri de var. Bu hareketlerin aldığı bir
biçim diyebiliriz bu örgütlere, ama her ülkede farklı farklı şekilleniyor
tabii.
Şöyle ilginç
bir ortaklık da var, özellikle Avrupa, bir de Japonya için söylenebilir: Bu
hareketlerin geliştiği ülkeler, II. Dünya Savaşı’nda faşizmin olduğu ülkeler.
Genç kuşak, faşizmin yok olmadığının, demokrasiye falan geçilmediğinin,
kadroların da, anlayışın da aynı olduğunun farkında. Almanya ve Japonya’da bir
tür sömürgeleştirme söz konusu üstelik. Savaşın mağlubu ilan edilerek Almanya
her tür ordudan bağımsızlaştırılıyor, Japonya’nın her yerinde Amerikan üsleri
var…
Bu örgütlerin hepsinde bir anti-ABD vurgusu var zaten…
Evet.
Aldıkları biçimler farklı tabii. İtalya’daki örgütlerin geniş kitle
örgütlenmeleri de var, RAF ise Batı Almanya’da neredeyse hiçbir kitle çalışması
yapmıyor. Japonya’daki ise çok garip bir hareket. Öncesinde çok ciddi bir
öğrenci muhalefeti var, ama Japon Kızıl Ordusu daha çok Ortadoğu, Filistin
sorunu ve oradaki ilişkileri üzerinden, uçak kaçırma gibi uluslararası
sansasyon yaratacak eylemlerle kendini gösteriyor. İtalya’da hareket kitlesel,
ama orada faşist örgütlenme de var. Bologna Garı’nda bomba patlatıyorlar, yüzün
üzerinde insan ölüyor mesela. Her an darbe beklentisi var İtalya’da.
Bu kitaba Türkiye’den bir örgüt katsaydık, kimi katardık?
‘70’lere
gelirken silahlı hareket esas olarak üç kolda yürüyordu: THKO, THKP-C ve TKPML
– TİKKO. ’74 sonrasında THKO geleneğinden silahlı grup pek çıkmıyor. TDY’ciler
var, ama onlar da çok küçük bir grup. Hüseyin İnan’ın yazdığı “Türkiye
Devriminin Yolu” broşüründen hareket ediyorlar, o broşürde daha çok Küba
değerlendirmesi üzerinden bir Türkiye tahlili var… ‘70’li yıllar, büyük oranda
THKP-C’li yıllar demek. Dev-Yol, Kurtuluş gibi bir skalayı da düşünürsek,
bayağı geniş bir kitlesel durum söz konusu.
Diğer ülkelerden en çok hangisine benziyor Türkiye’nin ve THKP-C’nin
durumu? Benzerlikleri, farklılıkları neler?
![]() |
| Action Directe: Fransa’daki “Doğrudan Eylem”in amblemi |
THKP-C’nin
de öncülü, ‘60’lardaki toplumsal hareketler tabii. İşçi hareketiyle, öğrenci,
köylü hareketleriyle birlikte düşünmek lâzım. Bu mücadelelerden çıkan
sonuçlardan bir tanesi. THKP-C’nin oluşum süreci de hızlı. Ne kadar
tamamlanmıştır, tartışmalı. THKP-C’ye dair en önemli belge “Kesintisiz”dir.
“Kesintisiz 1” olarak adlandırılan belgeyle “Kesintisiz 2-3” arasında
da birtakım farklar, ideolojik, terminolojik farklar vardır. Oradan oraya nasıl
geçildiğini ben de şahsen merak ediyorum.
İki belge, dolayısıyla iki tercih arasındaki temel ideolojik farklar ne?
Bir kere,
“yeni sömürgecilik” tespiti var. Türkiye’de daha önce öyle bir tespit pek yok.
Yarı-sömürge, yarı-feodal tespitleri var genellikle. Yeni sömürgecilik ise,
belki bugüne kadar uzanabilecek bir yolun öncülü gibi. Emperyalizmi gizli işgal
statüsüne koyuyor ve ülkedeki egemen ilişkilerin içinde bir unsur olarak
görüyor. Eskiden olduğu gibi emperyalizm topla tüfekle girmez, sermaye
ihracının çeşitli biçimleriyle girer diyor. Bugüne kadar getirilebilecek bir
şey bu. Hamasi bir Amerikan karşıtlığıyla bir yere varılamayacağı bugün daha
net görülüyor. Bunun ulusalcı versiyonlara sıçrama ihtimalini de az çok gördük.
O gizliliğin tespiti önemli gibi geliyor bana.
Yine “sunî
denge” kavramı var “2-3”te. Iskalanan bir kavram, yahut “sunî denge her an
bozulabilir” gibi bakılıyor. Halbuki her an bozulup da insanlar isyan edecek
değil. Benim hissettiğim vurgu şöyleydi: Bütün çelişkiler olgunken neden
insanlar isyan etmez, bunu engelleyen mekanizmalar nelerdir?.. Daha sonraki
okumalarımızda da, Althusser’in “devletin ideolojik aygıtları”nı, Chomsky’nin
“rıza imalâtı”nı, Gramsci’nin “hegemonya”sını gördük. Bunlar hep “sunî denge”
kavramının içini doldurabilecek şeyler: İnsanlar şu şu nedenlerle isyan etmiyor
ve bu da bugünden yarına halledilebilecek bir şey değil. Bu kavramdan bunu
anlıyorum. Bunlar önemli kavramlar, Türkiye’de pek öncülleri de yok. Yeni
sömürgecilik diye belki bir çeviri kitapta kelime olarak geçiyordur, o kadar.
Mahir Çayan bunları nereden buldu, geliştirdi, bilemiyorum. Bu hareket,
Tükiye’deki geleneksel düşüncenin biraz dışına çıkmaya çalıştığına dair bir
izlenim bırakıyor. O zamanki pratiğine de baktığımızda, Kızıldere öncesi birkaç
eylem vardır, onlar da banka soygunu, adam kaçırma. Kızıldere’yle zaten bu
pratik sona eriyor. Daha sonraki süreçte de pek bir kadro aktarımı yok.
Dolayısıyla aslında THKP-C de RAF, Kızıl Tugaylar gibi bir örgüt değil tam
olarak. Deniz Gezmiş’lerin idamını önlemeye çalışıncaya kadar o ayarda bir
silahlı eylemleri ve eylem planları yok, belki de abluka altına alınıp öldürüldükleri
Kızıldere’de kısa bir direnme çabası en ciddi silahlı çatışmaları.
Tabii. Ama
çok hızlı yaşanmış, irade dışı bir şekilde kesintiye uğramış bir süreç. Silahlı
mücadele de zaten hiçbir zaman körü körüne, sadece silah demek değil sol
açısından. Solun dünyaya, insanlara bakışı bunun önünde engeldir zaten. Mümkün
olduğunca “iyi” hedefleri bulmayı amaçlamak söz konusudur. THKP-C için de,
sonraki hareketler için de esas hedef kitleselleşmekti. RAF’ın mesela, böyle
bir niyeti asla yok. Sistemin beynine vurup orada hasara yol açmayı, zayıflatıp
çökertmeyi amaçlıyorlardı.
Ama
Türkiye’de bunun böyle olamayacağına, bunun ancak kitleselleşerek mümkün
olabileceğine dair kesin bir inanç vardı. Bu yüzden de devrim bugünden yarına
olabilir bir şey olarak görülmedi. “Bu uzun vadeli bir süreçtir, biz bunun
belki öncüsüyüz, belki değiliz, arkadan kitlelerin katılması lâzım, bu
dolambaçlı, engebeli bir yoldur” dendi. “Kesintisizler”de devrimin aşamaları
çizilir, bugünden bakıldığında komik de gelebilir, belki hayat hiçbir zaman
böyle işlemiyor ama, şehir gerillasının yaratılması, ardından kır gerillasının
yaratılması, şehir gerillasının geliştirilmesi, halk ordusunun kurulması, denge
oluşturulması, tekrar şehirlerin kuşatılması gibi karmaşık ve uzun bir süreç
öngörülür, ki THKP-C bunun en başında yok edildi. ’74-’80 arasındakiler de çok
kısa sürmüş hareketler.
Silahlı eylemi en çok benimsemiş olan MLSPB mi?
Değil tabii.
THKP-C Eylem Birliği var mesela, daha çok Ege bölgesinde faaliyet gösterdi.
Acilciler var, Halkın Devrimci Öncüleri var, Devrim Savaşçıları var, daha başka
gruplar var. MLSPB’yi o zamanki basın Avrupa’daki örgütlerle çok örtüştürdü,
“Türkiye’nin Kızıl Tugaylar’ı” gibi manşetler atıldı. RAF’la da örtüştürmek
mümkün, ama aslında Tupamarolarla daha fazla benzerlik kurulabilir. O da
propagandaya önem veren, eylemlerini buna göre kurmaya, mümkün olduğunca az
silah kullanarak en fazla etkiyi yaratmaya çalışan bir hareketti.
![]() |
| ABD’de Weather Underground Organization… |
MLSPB toplam
dava iddianameleri, herhalde bin kişiyi kapsıyordur. Kadro düzeyinde baksak,
idam verilenlere, müebbet alanlara, ölenlere baksak, elli-yüz arasıdır…
Birikim'deki yazıyı yazmamın asıl amacı, insanların bunları bilmemesi. Egemen
tarih yazımı sol içerisinde de gerçekleşti. Daha kitlesel hareketler içerisinde
anılar yazıldı. Hem tarihi çarpıtma hem de o tarihi kendileriyle başlatma,
tarihi kendilerinden ibaretmiş gibi gösterme söz konusu. Birçok insanın,
hareketin yok sayıldığını gördük. Böyle bir tarih, böyle hareketler vardı,
bunları da insanlar bilsin istedim. Yazdıktan sonra birçok eski arkadaşım da
aradı, mail gönderdi, bu yazı bir tür iade-i itibar gibi algılandı.
Birçok insan
hayatını feda etti, birçok arkadaşımız çatışmada, işkencede öldürüldü. Sayısız
insan direndi. Cezaevlerinde direndiler, yaptıklarını, eylemlerini mahkemelerde
savundular. Silahlı örgütlerin hiçbiri “biz örgüt değildik” demedi. Hepsi kendi
varlığını savundu. Bunların unutulmaması, bunların tarihe geçmesi gerekir. Bu
doğrudur, yanlıştır, üzerinde tartışılır, başka sonuçlar çıkartılabilir, bu
ayrı bir konu, fakat bunlar vardı, bunları yok saymak doğru değil. O yüzden
bunu öncelikle yazmak istedim.
Bir de
yakınlarda Birikim "silahlı mücadele" diye bir sayı yaptı. Onu
okuyunca sinirlendim. RAF var, Türkiye'den bir Dev-Yol'cuyla uzun bir röportaj
var, başka da tek satır yok. Halbuki o dönem Dev-Yol'un silahlı mücadeleyle
ilişkisi programatik bir ilişki değil, savunma niteliğinde, kendiliğinden
gelişen bir süreç. Ama bunu program olarak önüne koymuş hareketler vardı. Öyle bir
sayıda bunların yer alması gerekirdi.
Yazınızda otobiyografik unsurlar da var…
“Hapishane
Çağı”nı da otobiyografik kaygılarla kendi kafamı netleştirmek için yazmıştım.
Sonra da bundan daha geriye dönmeyi düşündüm. O dönem içinde bulunduğum hareket
özelinde, mümkünse o dönemki diğer silahlı hareketleri de kapsayacak bir şeyler
yazmayı hayal ediyordum. Zor bir konu, çünkü bu hareketlerin o dönemde yazdığı
yazılar sınırlı sayıda. Bugün onlara ulaşmak büyük oranda imkânsız. Geriye
kalan, eylemleri, pratikleri. O pratiklere ulaşmak da zor, mesela MLSPB'nin o
dönemde 1 no'lu bülteni vardı, eylemleri sıralıyor, üstleniyordu, bugün ona
bile ulaşmak zor. Daha sonra savunma olarak hazırlanan bir kitap var, “Şafak
Yargılanamaz” diye, orada eylemler mevcut. Geriye gazeteler kalıyor. Isabelle
Sommier’ninki gibi bir kitap yapmak zor. Orada olan eylemler de,
eylemleri yapanlar da az çok belli. Ama Türkiye'nin o yılları çok karmaşık.
Çok da örgüt var, değil mi? Bunca seçenek arasında tercih yapmak da zor
değil miydi?
Buna genel
bir cevap vermek zor. Herkesin ilişkide olduğu çevreyle ilgili. “Hepsini
inceledim de şuna karar verdim” demek çok zor. Bunu demiş insan var mıdır?
Bunun çok da önemli olduğunu düşünmüyorum. O dönemi, insanların özgürlük,
adalet, eşitlik arayışı, bunun çeşitli tezahürleri olarak düşünüyorum. Herkes
aklının, yüreğinin yettiği kadarıyla bir tavır aldı.
Yazıda da
belirttiğim gibi, 15-25 yaş arasıdır o dönemin insanları, 25'in üzeri azdır.
Şimdi bizim çocuklarımız o yaşa geldi. Yapılan, göze alınan şeylerin çok büyük
olduğunu düşünüyorum. Bugün o yaştaki insanların pek göze alabileceği şeyler
değil. Sonradan tukaka edilmeye çalışıldı, bir yığın psikolojik etkenle
açıklanmaya çalışıldı ama, bana kalırsa, insanların kendilerinden vazgeçerek
bir şeyler yapmak, dünyayı değiştirmek istemeleri hâlâ önemli. Bu da herhalde
yaşanabilecek en yüce, en güzel duygulardan biri.
Bu dönemin az
yazılmış çizilmiş olması da ilginç değil mi? Hatıratlar dışında, edebiyata,
sinemaya da verimli aslında...
Bunların
bilinmesi birçok açıdan önemli. Geçmişte neler yapıldı, insanlar bunu bilsin,
yine tercihlerini buna göre yapsın. Bu tür hareketlerde suskunluk da var. Ağır
bir durum. Başka bir yerden baksan, Raskolnikov'vari hesaplaşmalara da
götürebilecek bir şey... Belki insanlar bu hesaplaşmalara da şahsî olarak
girmek istememiş olabilirler. Hapishanelerde, dışarıda ciddi bir ezilme
olduğunu da düşünüyorum.
Özellikle
Özal döneminde başlayan köşeyi dönme edebiyatı insanları etkiledi. İçeriden
çıkan çoğu insan sisteme uyum sağlamaya çalıştı, geçmişini inkâr eden, unutan
insanlar da oldu. Bu insanların devrimci olma sürecindeki tercih nedenleriyle
ilintilidir belki bu. Mafyalaşma içine girenler de oldu. Dağılma, parçalanma
gibi çok boyutlu bir süreç yaşandı. Sistem karşısında o değerleri, geçmişteki
varlıklarını savunarak, dönüştererek savunan insan az.
Demin MLSPB’nin asıl Tupamarolardan etkilenmiş olduğunu söylediniz. Ne tür
eylemler benzeşiyordu?
![]() |
| Meraklısına, Tupamarolar hakkında Türkçe bir kitap... |
Migros
kamyonları kaçırılıp gecekondu bölgelerinde halka dağıtılırdı mesela.
Propaganda amaçlı banka soygunlarına “kamulaştırma” deniyordu. Bunlar hep
Tupamaroların eylem tarzına yakın. Jeopolitik olarak da Uruguay-Türkiye
arasında yakınlık kurmak mümkündü. Batı Avrupa'daki silahlı hareketlere özel
bir yakınlıkla bakılmadı, çünkü onlar metropol ülkelerdi o zamanki anlayış
çerçevesinde, şehir gerillası vardı oralarda. Ama bunlar belirleyici yanlar
değil. Esasen bir THKP-C çizgisi ve onun sürdürülmesine odaklanmış bir
hareketti. Daha çok buranın tespitini ele alan bir yapı...
MLSPB
militanlarının çoğunluğunun, siyasi pratiklerinde ve eylemlerinde olduğu kadar,
şubelerde, hapishanelerde, işkencehanelerde de yaşattıkları tavizsiz, onurlu
tavrı ve bu tavrın ideolojik bir bağnazlığın izini taşıyarak değil, bir tür
“şenlik” havasında, doğallığında fütursuzca yaşanması, onları politik bir
tutumun da ötesinde etik bir duruşa yakınlaştırmakta, ayrıksılaştırmakta ve
belki de Batı Avrupa'da RAF gibi örgütlerin etrafında örülü haleyle
benzeştirmektedir.
THKP-C çizgisini sürdürmek bir yana, evde Mahir Çayan’ın resmini
bulundurmak bile iddianamelere suç olarak giriyor bugün…
Çok temel
bir fark var gibi geliyor bana. 12 Eylül'de yakalanırsın, şubede işkence
yapılır, bir-üç-beş ay işkencedesin, konuşmazsın, çözülmezsin, hakkında da
delil yoktur, sonuçta mahkemeye girsen bile bırakılırsın. Son yıllarda böyle
olmuyor. İşkence yoksa da, neyle suçlandığını bilmiyorsun. Senin özel olarak
kimse ifadeni de istemiyor. Hakkında ifade olması da gerekmiyor. Senin şüpheli,
muhalif görülmen yetiyor, uzun süre hapiste kalıyorsun. O zamanki hukuk
içerisinde bile birtakım nesnel verilere ihtiyaç duyuluyordu, bir ifade olması
gerekiyordu, sen demelisin ki “ben falanca örgütün şurasında burasındayım, şu
eylemlere katıldım”. Ya da senin hakkında birinin bunu demesi gerekiyor. Bugün
kimseden böyle bir ifade alınmıyor.
Bugün
insanlar normal faaliyetlerinden ötürü tutuklanıyor, gazeteciyse yazıları suç
olmaya başlıyor. Öcalan’ın avukatıysan, bir döneme kadar avukatlığını
yapıyorsun, bir dönem sonra yaptığın her şey suç haline geliyor. Neyin ne
zaman, ne aşamada suç olacağı meçhul...
‘70’lerden, MLSPB’den bakınca, taş ve Molotof nasıl geliyor “silah” olarak
size?
(gülüyor)
Alâkasız tabii. Silahlı mücadele ya da propaganda kapsamında olmadıkları çok
açık. Zaten artık neyin terör tanımı içerisine girdiği meçhul. Kitaplar,
yazılar… “Örgüt üyesi olmadığı halde örgütü destekleyen faaliyetler” gibi
muğlak tanımlar var. Kapitalist sistem düzeyinde hukukun yeri, işlevi değişti
aslında... “Aksi kanıtlanana kadar herkes suçsuzdur”dan “aksi kanıtlanana kadar
herkes suçludur” zihniyetine geçildi. “Terörizm” algısı herkesi, hepimizi
kapsayabilecek boyutta...
11 Eylül’den
sonra başlayan süreçte “terörist” kavramı çok daha geniş kesimlere uygulanıyor.
Sanıyorum en son Kanada’da çevreyle ilgili eylemlere katılanları da terörist
olarak nitelemeye başladılar. Güvenlik devletinin, totaliter, baskıcı devlet
modelinin yerleşmesi söz konusu. Muhalif olan herkesi terörist olarak
niteleyebiliyorlar. Anlaşılan o ki, bunun için silahla bir ilişki de
gerekmiyor.
Hapishaneler de değişti. “Hapishane Çağı”nda anlattığınız gibi, iyice
modernize edilmiş ve yalıtılmış hücrelere döndüler…
Metris
Cezaevi sabah akşam işkencenin olduğu bir yerdi; kaba dayak, her türlü işkence
vardı. Sürekli marşlar çalınırdı. Gecenin bir vakti koğuşlara operasyon
düzenlenirdi. Tek tip elbise giymediğin takdirde don gömlek kalıyorsun,
ziyaretlere çıkamıyorsun, avukatla görüşemiyorsun, kitap yok, kalem yok, defter
yok. Uzun yıllar böyle yaşadık. Sonra bizi de hücreye aldılar, iki yıl kadar da
hücrede kaldık. O zamanlar Sağmalcılar Cezaevi'nde bir hücre sistemi
kurmuşlardı, orada kaldık. Kimseyle hiçbir ilişkin yok, yan tarafta hiç
tanımadığın insanlar var. Duvardan haberleşerek onlarla ilişki kurmaya
çalışıyorsun, kapıdan yemek veren gardiyanı bile görmüyorsun…
Ama
tecridin, hele ki artık iyice modern koşullardaki tecrit sistemlerinin steril
bir ölüm sağladığı, kurşunsuz öldürdüğü bir gerçek. İnsan dediğin sosyal
ilişkilerle kurulan bir varlık, bütün bunların parçalandığı bir süreç
yaşıyorsun. F Tipi denilen, büyük oranda RAF’ların yaşadığının tekrarı büyük
ihtimalle. Çok daha modernleşmiş baskı yöntemlerinin olduğu kesin. Ama yıllar
yıllar sonra o tecritten çıkıp da “Devlet kaybetti, ben kazandım!” diyebilen
RAF militanlarını görmek insana olan inancı tazeliyor...
Siz Türkiye’deki belli başlı Foucault çevirmenlerinden birisiniz. Hapishane
deyince aklımıza gelen başlıca düşünürlerden biri Foucault…
O açıdan da
öyle, mücadelenin aldığı biçimler itibariyle de. Foucault, “spesifik
entelektüel”den bahseder, ona göre artık Sartre tipi entelektüel ortadan
kalkmıştır. Türkiye’de yaşanan da biraz öyle. Bir yığın lokal mücadele var,
farklı farklı alanlar var, her alanda yürüyen iktidar karşıtı bir mücadele var.
Foucault’nun çağında yaşıyoruz Türkiye’de de. Beden üzerinde kurulan iktidar
biçimleri, en son kürtaj tartışmaları, biopolitik kavramının iyi bir örneği.
Cezaevleri de öyle.
Şehirlerin
mutenalaştırılması, şehir içlerinin zenginlere ayrılması… İşyerleri var,
zenginsen yüksek güvenlikli siteler, değilsen TOKİ evleri var, bir de alışveriş
merkezleri var. Hep kapalı alanlar. Klasik Yunan anlamında insanlarla buluşup
tartışabileceğin kamusal alanlar kalmıyor. Foucault’nun birörnek tatil köyleri
üzerine yaptığı bir araştırma vardı, şimdi şehirler, şehir merkezleri de öyle.
Paris’e, Madrid’e de gitsen, İstanbul’a da gelsen, aynı... Aslında Foucault
çağında yaşıyoruz. Denetim ve gözetleme mekanizmaları, modern panoptikonlar
kamusal ve özel her alanda, hayatın içinde.
Sokaklar,
meydanlar, bütün mekânlar gözetleniyor, cep telefonlarıyla, internetle özel
hayatların tüm ayrıntısı didik didip ediliyor, biopolitik mekanizmalarla beden
üzerinde denetim kuruluyor, iş ve aile hayatı arasında bölüştürülmüş,
AVM'lerin, televizyonun, futbol maçlarının sunduğu gösteri imkânlarıyla
çevrelenmiş hayatlar... İktisat ve güvenlik deyince akan sular duruyor, bütün
her şey bunlara tabi. Sistem bunlar üzerinden yürüyor... Hapishane hayatlar
yaşıyoruz. The Wall filminin sahneleri gibi, tek sıra olmuş, bir makineye doğru
öğütülmek üzere yürüyoruz...
Yazıda şöyle diyorsunuz: “İmkânsız politika: ‘Aşırı sol’, hareket kendini
politik bir terminoloji ve eylem içinde ifade etmişse de, radikalliği,
uzlaşmazlığı, pazarlıksızlığıyla, vakitsiz dünyaya gelmiş bir tür sanatsal
avangarda daha yakındır.”
Evet, çok
farklı açılardan yaklaşılabilir. Orada ilgimi çeken tekillik. Tekrarlanamaz
olmak gibi: Marcel Duchamp'ın yaptığını bir daha tekrarlayamayız. John Cage'in
sessizliğini bir daha tekrarlarsak, çok fazla anlam taşımayabilir. Onlar bir
kere yapıldığında anlamlı. Avangard sanat bana hep öyle geliyor. Bir kereye
mahsus, tekrarlanamayacak olan... Onun bir simülasyonunu yapamayız.
Yine
avangard sanat yapacaksak, söylenmemiş, yapılmamış başka bir tavrı denememiz
gerekir. Silahlı propaganda kavramı da bana böyle geliyor. Silahlı propagandada
çarpıcılık önemli, insanları sarsmak, etkilemek önemli. O yüzden seçici olmak,
bütün o eylemi en ince ayrıntısına kadar tasarlamak, bir tür sanat eseri gibi
düşünmek gerekiyor. Birçok eylemin de böyle olması için çalışılmıştır. O açıdan
da bir paralellik, bir yakınlık kurdum. Ama bu sürekli tekrarlanabilir,
yaşanabilir bir nokta değil. Bunlar insanlık tarihinde birtakım anlar.
RAF'ınkiler de, bir daha tekrarlanmayacak eylemler. Gerçekten de başka şeyler
yapmak gerekir, aynı etkiyi yaratabilecek başka şeyler yapılabilir,
bulunabilir. İnsanları konformizmlerinden sıyıracak, sarsacak şeyler...
İnsanların dünyaya başka türlü bakacağı, gündelik hayatın rutinini kıracak
şeyler... Birdenbire insanların işe gitmemesini, tüketmemesini sağlayacak
eylemler yapmak lâzım belki de 2000'li yıllarda... Bugün de her alan biraz
gerilla mücadelesi gibi.
İktidarın
tek bir merkezi yok, bu iktidar çok dağılmış ve mücadeleler çok parçalı, her
alanda mücadele var. HES'ler, nükleer, taşeronlaşma, sınıfsal sorunlar, yaşam
alanlarımız, şehirlerin hali, mutenalaştırma, ranta dönüştürülen ormanlar,
siyasal şiddet... Her alanda bir mücadele var. “Kolon” gibi. Geçmişteki o
terimde bir gerilla odağı gibi düşünmek, her alanı tek başına, kendinden menkul
gibi örgütleme çabası vardı, o geçmişin bugün aldığı bir biçim bence. Avangard,
öncü olmanın bugünkü ifadeleri gibi. Kolon örgütlenmesinde kasıt tek bir hücre
bile kalsa bütün mücadele biçimlerini sürdürebilmektir amaçlanan, merkeze
bağımlılıktan azade bir durum söz konusudur. Tek kalırız, dört-beş kişilik bir
hücre, silahlı, politik, ideolojik, bütün faaliyetleri sürdürebilir olmamız
gerekir, dergi de çıkartabilir olmalıyız mesela...
![]() |
| Foucault |
Politik
avangard, elbette tüm yirminci yüzyıl pratiğine bakıldığında sorunlu bir
kavram. Yirminci yüzyıl Bakunin'i haklı çıkardı. Ama bütün bu pratik ve teorik
zenginlik üzerinden hayata yeniden bakabilmek gibi bir şansımız var, bunu
kaçırmamalıyız. Bugün kapitalizmin yarattığı tahribat o kadar büyük ki,
insanlar tepkilerini nasıl gösteriyorsa göstersin. Bu tepkiler bizim
istediğimiz gibi olmayabilir ya da bu tepkileri tektipleştirmemiz hiç
gerekmeyebilir. Aklı, yüreği neye el veriyorsa, herkes o şekilde isyan etmeli.
Dünya tarihi böyle bir şey. Bu riskleri almadan hayat olmaz. Bugün de eldeki
imkân neyse onu kullanıyor insanlar. Üstüne gelen panzere taş atıyor çocuk, ne
yapsın atmayıp? Biber gazıyla çocuğu öldürdüler, ailesi tepki gösterdi, onlar
da biber gazı yedi. O insanların hayatında belki böyle bir şey yoktu, belki
muhalif bile değillerdi.
Kimin nerede
neyle karşılaşacağını, nasıl tepki göstereceğini, bunun ileride nasıl toplumsal
hareketlere dönüşebileceğini bilemeyiz. Wall Street’i işgaller, Arap Baharı,
bunlar belki hiçbirimizin tahayyülünde bile yoktu. Kim neyi bulabiliyorsa
onunla isyan etsin, çünkü çok da zamanımız yok. ‘70’lerde belki daha çok
seçeneğimiz, zamanımız vardı, “o mu doğru, bu mu” diye okuyorduk, ama
bugünlerde sorun bu bile değil. Bu anlamda ideolojinin bile çok önemi yok,
“Marksizmle alternetifleri arasındaki fark”, “yoksa anarşizm mi” gibi
tartışmalar önemli değil, çünkü gerçekten her yerden saldıran, bütün yaşam alanlarımızı
yok etmeye çalışan bir sistem var. Gezegen yok olacak, artık öyle bir
noktadayız. Artık sorunun “aydınlanma” olmadığını (ya da aydınlanmanın sorun
olduğunu), başka deyişle, bilgi ya da bilinç aktarımı sorunu olmadığını
biliyoruz...
Egemenlerin
avangardı ya da entelektüelleri düşürmek istedikleri mahcubiyetten de
çıkartarak, farklı bir düzlemde isyan ateşlerini körüklemek gerektiğini, bu
ateşler nerede yanıyorsa orada, o düzeyde, o zeminde olmak gerektiğini
görebiliyoruz... Devletler ve sermaye zaten yeterince provokatif, yeterince
saldırgan. Ne demokrasilerin, ne parlamentonun, ne parti türü örgütlerin
sistemi rehabilite edebileceğini veya değiştirebileceğini görecek kadar çok şey
yaşadık.
Asıl politik
olanı, gündelik hayatı değiştirme yönünde adım atmadıkça, üretim-tüketim
mekanizmalarını parçalamadıkça pek bir şey olmayacağı ortada. Askere
gitmiyorum, vergi vermiyorum, tüketmiyorum, emeğimi satmıyorum demek için;
dayanışma ve takas ağları kurmak için; hatta, güncel bir tartışmaya da gönderme
yaparsak, isteyene kürtaj yapacak ve ücretsiz sağlık hizmeti sunacak
hastaneler, ücretsiz ve özgür eğitim imkanı sağlayacak okullar, doğayla uyumlu
yaşam alanları kurmak için ne devrimin olmasını beklemeye ne de birilerinin
bizim adımıza iktidar olmasını sağlamaya ihtiyaç var...
Devrim şimdi
ve burada hep olabilir... İki binli yılların yeni gerilla mücadelesi, yeni
silahlı propagandası, yeni fokoları buralarda... Bunu unutmamalıyız. Tüm
dünyada son yıllarda yaşanan deneyim buna işaret ediyor, yaşadığımız tüm sorunların
müsebbibinin kapitalizm olduğunu, kapitalizmin kriz içinde olduğunu ve gündelik
hayatlarımızın içinde bu ilişkileri parçalayabileceğimizi bize tekrar tekrar
gösteriyor. Sorun iktidar sorunu değil. Sistem biziz aslında, onu biz her gün
yeniden üretiyoruz gündelik hayatlarımızda, dolayısıyla tam da orada onu
kırabilir, parçalayabilir, işlemez hale getirebiliriz...
Yirminci
yüzyıl tarihi boyunca silahlı propaganda, dünyanın her yerinde, Rus
narodniklerinden Batı Almanya'ya, Latin Amerika'dan Türkiye'ye dek, hiçbir işe
yaramadıysa, sömürücülerin, zorbaların rahat uyuyamamasını sağladı, ezilenlerin
adalet duygusunu bir nebze de olsa karşıladı. Bugün de benzer işlevi görecek,
belki başka araçlarla, başka bir dilde, ama aynı vicdan ve adalet duygusuna hitap
edecek, insanlara bellek oluşturacak, isyan edilebilir olduğunu gösterecek yol,
yordam gerekiyor...
Son söz olarak ne söylemek isterdiniz?
Yeryüzünün
bütün muktedirlerinin, devletlerinin, sermayelerine sermaye katan para
babalarının üzerinden yeryüzünün tüm lanetlilerinin, ezilenlerin,
sömürülenlerin, mülksüzlerin, dışlananların ahının, lanetinin eksik olmamasını
diliyorum...
Üstelik
bunu, salt sınıfsal kaygılarla değil, (leninist “ikameci” söylemi hatırlatsa
bile) insanlık adına, kâr ve iktidar hırsıyla eritilen buzullar adına,
yağmalanan ormanlar adına, soyu tüketilen hayvanlar adına, mutenalaştırılan
şehirler adına, yaşam alanlarından sürülen halklar adına, dilsizleştirilen,
kültürsüzleştirilen topluluklar adına, iğfal edilen bedenlerimiz ve ruhlarımız
adına, aptallaştırılan beyinlerimiz adına da diliyorum...
Enternasyonal'in
o güzel sözleriyle, bu gerçekten “son kavgamız” artık, gezegenin zamanı
kalmadı, zaman ve mekân adına ediyorum bu bedduayı...
Bütün bu
muktedirlerin, iktidar sahiplerinin, maddi ve manevi sermaye sahiplerinin,
devletlilerin kendilerini bir an bile güvende hissetmemeleri, yataklarında
huzurlu uyuyamamaları, en tatlı anlarında, orgazm olurken bile ezilenlerin
lanetinden korkmaları, kale gibi güvenlikli sitelerinde, köşklerinde, bilmem
hangi kozmik odalarında kendilerini, kasalarını güvensiz hissetmeleri en büyük
dileğim...
Ve insanım
diyen herkesin de hem kendi adına hem bütün kainat adına bu dilekte bulunması,
bu vahşi, talancı kapitalizmin, bu devletlerin yıkılması ve o muktedirlerin bu
yıkıntının altında kalması için herkesin elinden, yüreğinden, beyninden geleni
yapması gerektiği kanısındayım...








Hiç yorum yok:
Yorum Gönder