Zamanın sahibi
var…
“Bir köpek kavramı havlamaz.” diyen
Spinoza’dan el alarak köpeğin peşine düştüysek, başını yiyesice kapitalizmin
ulumalarını en çok sabahları duyarız.
Kış günlerinde otobüs camına yaslanmış
uyuyanların, vapura koşturan topuklu ayakkabıların, yağmur altında servis
bekleyenlerin, trende makyaj yapanların, ağırlıklarınca çantaları altında
ezilen çocukların resminde hayatın sisteme boyun eğişi vardır. Telaş bu düzenin
mütemmimidir.
Hep söylendiği gibi hayatın bir koşturmaca
olması üretim verimliliğinin zamanla mücadele esasına dayanmasından ileri
gelir. Zira Allah’ın günü kapitaliste bir türlü yetmez. Para ve zaman ona hep
az gelmektedir. O halde oradan oraya yetişmeye çalışmakla helak olmaları
insanların kaderleridir. Zira düzenin sahibi zamanın da sahibidir.
Kalabalıklar, acından ölmemek karşılığında
zaman üzerindeki haklarından çoktan vazgeçmişlerdir. Kapitalistin altın
dişlerinden adeta ayet gibi tıslayan ‘’ Vakit nakittir’’ sözü, sahip olduğu bu
hakkın adeta nişanesi gibidir. Kafasını sallayarak bu sözün doğruluğunu
onaylayan yığınların aklından, ‘’Neden benim için de böyle olsun ki?’’ sorusu
geçmez. Kabulleniş çok derindir.
Kim bilir, belki de canını dişine takmanın
çaresizliğinden daha ağırı; bu hayatın böyle yaşanmak zorunda olduğuna dair
telkini düzenin yine insanın kendisine yaptırmasıdır. İnsanların dilinde
teslimiyetin yükünü sahiplenecek itirafın yerini bu yaşayışı doğrulayacak
böylesi sözler alır. Oysa düşününce anlaşılır ki, vakit nakittir önermesinin
doğruluğu kimin vaktinden söz ettiğimize göre değişmektedir. Sözgelimi; bir
üretim bandında çalışacağı yerde araziye uyarak bankta dondurma yiyen bir
işçinin çalışmaktan kurtardığı zamanı yakalanmadığı sürece kendisinin değil,
patronunun parasına mal olur. O halde ‘nakit olan vakit’ derken söz
edilen her daim muktedirin vaktidir. O, bunun böyle olduğunu bize sürgit
hatırlatmakla vazifelidir.
Bu bağlamda Milli Eğitim Bakanı’nın yeni
eğitim yasasını savunan sözleri zamanın sahibinin kim olduğuna dair keskin bir
hatırlatıştır. Ne diyor Ömer Dinçer: “Okula başlamada alt limit ise 60 ay
olacak. Böylece çocuklarımızın ömründen bir yıl kazanacağız.”
Biz dediği düzenin kendisidir. Kazanan
muktedirse kaybeden hep diğerleridir. Demek ki çocuklar beş yaşına vardıkları
andan itibaren artık sistemin ödevlerine tabi olmak durumunda kalacaktır.
Bugün pek çok insanın modern şehir yaşamanın zorlamasıyla çocuklarını daha
erken okula gönderdiğinden söz edilebilir. Burada konumuz herkesi kapsayacak
genel bir düzenleme ve bunun bir Bakan söyleminde nasıl karşılık bulduğudur.
Düzenin sorgulanmaz buyruğunun bir cümlelik kazanan kaybeden tarifinde
kendisini nasıl gösterdiğidir. Oysa bu durumun bizim açımızdan okunuşu bu
yeni düzenleme ile çocukların taze hayatlarından bir senenin kaybolduğudur.
Zira insan ömrünün ödevsiz kısmı azalırken düzene tabi olan tarafı uzamaktadır.
O halde bu durumda kazanan Bakan’sa kaybeden çocuklardır. Sistemin bekası için
‘telaş ve koşturma’ mümkün olduğunca erkene çekilmektedir.
Halıda kendi kendine oynayan bir çocuğun
kimseye faydası yoktur. Oradan kalkmalı, parasını harcamalı, dokuz yaşına
varınca da mesleğine yönlenmelidir. Önümüzdeki bilmem ne kadar sene bu kadar
yatırımın şu kadar eleman açığı varken öyle eğlenerek vakit kaybedilecek zaman
değildir.
Böyle nereye koşturulduğunun cevabı
önemsizdir. Bir an önce kalkıp yarışa katılmak zamanıdır. Derelerin güzelliği
gibi bebelerin mutluluğu da düzen için faydasızdır. Çantalar sırtlanmalı,
sabah kar yağarken okul yollarına düşülmelidir. O okullarda ne öğretildiği konumuz
olamaz. Öğretmenlerin hali mevzu bahis değildir. Böyle sıkıcı ve verimsiz
tartışmalara kimsenin vakti yoktur.
Vakit nakittir. Matematikte, felsefede,
fizikte, mantıkta yaşanılan sefalet teferruattır. Muhalefeti ve iktidarı
oturmuş din dersinin akıbetini konuşmaktadır. Okul ticari bir teşekküle
indirgenmiş, ülke çocuklarının eğitimi patronların kar beklentisine emanet
edilmiş, sağlıklı düşünme becerisi olmayan gençler kendilerini kendi
lisanlarında ifade edemez hale gelmiş, sadece meta odaklı bir hayatın köleleri
olunmuş vs… Bunlar bizim meselemiz değildir. Çünkü bu çocuklar bizim
çocuklarımız değil, sermayenin potansiyel elemanları ve müşterileridir. Nasıl
ve ne şekilde yetişeceklerine doğallıkla onlar karar verecektir. Ömürden bir
sene kazandık sevincinin müjdesi burada saklıdır. Kazandık haberi bize değil,
takım arkadaşlarınadır.
Başkasının zamanında sürülen ömrün yazgısı
kendisine ait değildir, olamaz. Zira saatler daima sahibine göre işler.
Hızını da, duracağı yeri de onlar belirler. Güçsüzün ölüsüne aldırmadan akan
zaman muktedirin batan tırnağında donakalır. Bu yüzden bazı devirler asla
kapanmaz, bazı mağduriyetler hiç bitmez.
Çadırda on iki işçinin yanarak ölmesi iki
günde zamana yenilirken yıllar öncesinden muğlâk bir adaletsizliğin hesabı sorulur
da sorulur. Hafızalarımız büyük hafızanın tahakkümünden kurtulmak için sürgit
yangından mal kaçırmak zorunda kalır. “Bize ne olmuştu?” sorusunun yanıtını
bize bile unuttururlar. Başkasının zamanında yaşamak tırnaklarını günlere
geçirerek yaşamayı dayatır. Hatırlamak en güç eylem olur. Söz uçar, yazı
yanar, kuşlar cikler, çözülmeyen dertler çileye döner. Yapacak bir şey yoktur.
Şimdi bir sene kazanan Bakan’a sormak
gerekir: Şu ahir ömrünüzdeki en mutlu anlarınız, okullardan mezun olduğunuz, iş
bulduğunuz veya hadi Bakan olduğunuz zamanlar mıdır; yoksa mahallede misket
oynadığınız günler midir? En güzel yemeğinizi falanca davette, filanca
lokantada mı yediniz; yoksa annenizin kızarttığı pişiyi mi tercih edersiniz?
Akşama ödev yapmak zorunda olan bir çocuğun oyundaki saatlerini sayan kederini
hatırlar mısınız?
Ezcümle bir insanın bir ömürde görüp
göreceği mutluluğun çocukluğu olduğunu bilmez misiniz? O halde onu bir sene
daha erken bitirmekteki acelenizi bir daha düşünmek istemez misiniz?..
Yazar: Başar Başaran

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder