Küçük
İskender:
“Marjinal
görmek istiyorsanız, TV'yi açın!..”
Sabit Fikir ve İstanbul Modern işbirliğiyle düzenlenen ve giderek artan bir
ilgiyle takip edilen “Sözünü Sakınmadan” sohbetlerinin
dördüncüsünde, eleştirmenler Semih Gümüş ve Ömer Türkeş şair küçük İskender’i
ağırlarken, okurlar da her zamanki gibi soru ve yorumlarıyla sohbete dahil
oldular. Etkinliğe yaklaşık 500 edebiyat meraklısı katıldı.
Sohbete Seyhan Erözçelik’in bir şiiriyle başlayan küçük İskender, “Marjinal
şair” sıfatından yeni kuşak sanatçılara, şairlik ve şiir yazmaktan okuma
kültürüne pek çok konu üzerinde durdu. Sohbet boyunca dinleyenler arasında
bulunan diğer şair dostlarına, onu konuk eden eleştirmenlere takılan ve bazı
yazarlara da göndermeler yapan şair, yakın zamanda kaybettiğimiz Seyhan
Erözçelik’i sık sık andı.
Edebiyat, hastalığı hissetme biçimi…
Küçük İskender, edebiyatımızın en ayrıksı örneklerinden olan metinlerinin
bu kadar sert olmasının nedenlerini açıklarken, “Tehlikeli ifade biçimleri,
masum ve çocuksu bir yerden kaynaklanıyor.” dedi. İnsanların çoğu zaman
karşılaştığı; ama çok etkilenmediği, aslında etkilenmesi gereken alanlar. Bir
seferinde Taksim’e doğru yürürken bir kedi ölüsü gördüm. Çevresine toplanan
köpekler kediyi kokluyorlardı. Ama çok mutsuzlardı. Onları “düşman” diye
algılıyoruz; ama aslında oyun arkadaşları ölmüştü. Kedi ölürse, köpekler oyun
arkadaşını kaybeder. Hayatın içine yayılmış bu cilveyi hissetmeye başlayınca
hem mutsuz oldum hem kafam açıldı. Şairlerin romancılardan ayrıldığı en önemli
nokta bu; kafalarının açılması… Algı açıldıkça şiir de hayat da zorlaşıyor.”
Tıp eğitiminin de metinleri üzerinde
oldukça etkisi olduğunu belirten İskender, doktorların bedeni algılama biçimiyle
edebiyat arasında ilişki kurdu: “Bedeni doktor gözüyle görmek çok ağır bir
hissiyattır. Hastalanmadıkça ne kadar farkına varıyoruz ki bedenimizin?
Hastalandığınız zaman bedeninizi hissediyorsunuz. Edebiyat ve sanat da
hastalığı hissetme biçimi değil mi aslında? İçinizde bir sıkıntı olması,
farkında olmanız… Kendinizi yalaya yalaya tedavi etmeniz.”
Hiç kimseden Edip Cansever’den yediğim
dayağı yemedim...
Etkinlik boyunca bol bol anekdot aktaran şair, kendisinden önceki şairlerle
ve şiir geleneğiyle kurduğu ilişkiyi anlatırken, Edip Cansever’le ilişkisine de
değindi: “Gençliğimde Edip Cansever’in kitabını duvara çarptım, “Böyle şiir mi
olur.” diye. Babam komünist olduğu için Cansever’i, Nazım Hikmet’i, Orhan
Kemal’i okutuyordu. Benzememi değil, onlar gibi olmamı istiyordu; ikisi farklı
şeyler. Bu yüzden İkinci Yeni Akımı’na karşı da soğuktum. 17 yaşındayım,
arkadaşlarımla Bodrum’a tatile gidiyoruz. O zamanlar otobüsler İzmir’in içinden
geçiyor. Otobüs bir tren yolunun önünde beklerken gözümü açtım, bir köpek
gördüm. Köpek uzaklara bakıyor. Onun baktığı yerlere bakmaya çalıştım, hiçbir
şey yok, sadece dağlar. O zaman Cansever dizeleri aklıma geldi: “Kim bakardı
uzağa köpekleri saymazsam.” Bodrum’a iner inmez bir Edip Cansever kitabı aldım.
Ben onu anlayacak kapasitede değilmişim, kabahat bende, ben salağım çünkü…
Şairleri anlamıyorsak bizimle ilgili bir sorundur o. Yetmedi Edip
Cansever’in yaptığı. İstanbul’a dönünce tanışmak istedim. Tanışmayı ayarladım
da. Ama ben tanışamadan öldü, üstelik doğum günümde. Cenazesi de benim o
zamanlar yaşadığım muhit olan Teşvikiye’den kalktı. Hayatımda kimseden böyle
bir dayak yediğimi hatırlamıyorum!”
“Şair için bir şaire benzeme konusu bir sıkıntı yaratmamalı. Genel olarak
benziyoruz, anne babası var herkesin. Gözünüzü, kaşınızı onlardan alıyorsunuz.”
diyen şair, yazmadan önce okumak gerektiğini de söyledi: “Okumak lazım. Yoksa
yazamazsınız. Algı, okuduğunu çok iyi anlamakla ilgilidir. Vasiyetname, kanun,
sevgiliye mektup... Ne yazıldığını iyi okumak lazım… Yazmak hava cıva. Yazmak
eylemi hep var hayatta, okumak o kadar yok.”
Şimdiki gençler…
Şair, bu konuda yeni nesli de eleştirdi: “Yeni nesil iki şey istiyor hep… Bir
yerde şiiri çıksın, bir de kısa film çeksinler. Ya biri ya öteki ya da ikisi
birden… ‘Yazdığım için kitap almama gerek yok. İyi yazıyorum zaten. Diğerleri
de zaten bir bok yazmıyor.’ diye düşünüyorlar,” diyen İskender, kendisinin Edip
Cansever’i duvara çarparken yalnız olduğunu, yeni neslin ise bunu rahatça her
yerde yapabildiğine değindi: “Evime gelen 18 yaşında bir genç, ‘Cemal Süreya
kim? Ben daha iyi yazıyorum!’ diyebiliyor. Ona ne söylediğimi söylemeyeyim
sizlere. Ama sonra çıkmak zorunda kaldı, desem yetecektir herhalde.” Medyanın
gençlerdeki bu eğilimleri beslediğini söyleyen şair, “Şarkı, dans yarışmaları
gibi yakında şiir yarışması da yapmalarını
bekliyorum. Ben o günü görmek istemiyorum.” dedi.
Kendinin de içinde olduğu 80 kuşağında güçlü şairler olduğuna değinen
İskender, “O kuşaktan şairlerin şiirlerini alın, imzasız biçimde karıştırıp
masaya dizin. Her birini okuyunca kimin olduğunu az çok anlarsınız. 80’ler
şahsına münhasır son kuşaktı. Gençlerin yazdığı şiirler ise birbirine benziyor.
Tabii belki bu da iyi bir şeydir; şairi sevmek bitiyor, şiiri sevmek önemli
oluyordur. İmza, isim olduğunda sevmek popüler kültürle özdeşleşiyor. Belki onu
da bu kuşak yenecek.” dedi.
Kendimizi tekrar ediyorsak, halk anlamamış
demektir!
“Benzer şiirlerin şairi” eleştirisine cevap veren Küçük İskender, bunu şu
sözlerle yorumladı: “Bunu yapıyorsak halk anlamamış demektir, ben de
anlatamamışımdır. ‘Seni seviyorum’ dediğimde anlatamadıysam, yine söylerim. O
yüzden dönüp dolaşıp aşk şiirleri, sol şiirler yazıyoruz. Çünkü halk da bunu
kabul etmiyor, öğrenmiyor. Yaşadığımız ülkenin koşulları bunu gerektiriyor.
Bazen yönetmenler için de söyleniyor, ‘filmleri hep aynı’ deniyor. Dünya
algılasa adam ya yeni bir şey çekecek ya da film çekmeyi bırakacak belki…
Kısacası farklı üsluplarla da olsa aynı şeyi söylüyorsam derdime derman
bulamamışım, sıkıntım geçmemiş demektir.”
Edebiyattan söz etmeyi pek sevmediği gibi “şiirde stil” anlayışını da kabul
etmediğini söyleyen şair, yazdıklarının bir kalıba girmesini doğru bulmadığını
belirtti: “Geçenlerde yeniden izlediğim bir filmde bir söz vardı: ‘Rüyanın
nerede başladığını hatırlıyor musunuz?’ Tüm yazılarımın bir rüya gibi akmasını
istiyorum. Romanda da, şiirde de böyle olmalı. Romanın bir kurgusu olmamalı;
çünkü kurgu olursa sistem kurarım. Sistem kurarsam şablon üzerinden hareket
etmek zorunda kalırım. Bana dayatılmış bir şeyi kabul etmek beni mutsuz
ediyor.”
Roman uyduruk, şair kabilenin büyücüsü…
Küçük İskender, Flues romanının devamı üzerine çalıştığını söyledi: “Daha
sert şeyler yazmak istiyorum. Kapitalizmin dayattığı ‘teen slasher’ türünü
esprili şekilde Türkiye’ye uyarlamak istiyorum. Türkiye’de çok okunan polisiye
yazarlarla eğlenmek, parodisini yaratmak istiyorum. Elbette bu aynı zamanda
kapitalizm eleştirisi olacak.”
’Elif’ diye bir roman yazacağım.” diyerek Elif Şafak’a göndermede bulunan
şair, “Roman bana göre en uyduruk edebiyat alanlarından biri. Eylem yazılan bir
şey değil, yapılan şeydir ve bunun böyle olması gereklidir. Koştuktan sonra
koştum, terledim diye anlatmak garip geliyor. Ama şiir farklı! Şair, kabilenin
büyücüsüdür. Ne yemek yapıyor ne ava gidiyor. Avdan dönen kabile üyesi onun
yaptıklarını izliyor.”
Marjinal görmek istiyorsanız, televizyonu
açıp Müge Anlı’yı izleyin…
Küçük İskender, kendine yakıştırılan “marjinal şair” sıfatına da değindi:
“Hiç de marjinal değilim! Gayet sıradan bir hayatım var. Marjinal görmek
istiyorsanız, televizyonu açıp Müge Anlı’yı izleyin. 26 senedir teyzesinin kızına
tecavüz eden adam var orada. Nerelere gitmişler! Halk marjinal olmuş, biz
sıradan olduğumuz için ‘marjinal’ kalıyoruz.” İskender, marjinallik konusuna
edebiyat tarihinden verdiği örnekle nokta koydu: “Enderunlu Fazıl varken ben
nasıl marjinal sayılabilirim?”
Cismim
yaşlansa da ismim yaşlanmayacak…
Metinlerinde dayatılmışı reddettiğini vurgulayan yazar, “Gereksiz
sorumluluklar alıyoruz: ‘En iyi anne benim, en iyi gazete benim, en iyi iş
adamı benim’ gibi. Öyle değil! Sen bir annesin, sen bir iş adamısın, sen bir
gazetesin, ben de bir şairim. Ama iyi yazdığımı düşünüyorum.
Şiirimi değerlendirirken ‘İskender’in hayat algılayışı bu’ diye düşünmenizi
istiyorum. Kendi düşüncemi en iyi şekilde ifade etmeye çalışıyorum” dedi.
Oyun oynamayı çok sevdiğini, halen oyun oynayarak sabahlayabildiğini ve
metinlerine de oyunla ilişkisinin yansıdığını anlatan şair, isminin “Küçük
İskender” olarak anılmasından duyduğu memnuniyeti de dile getirdi:
“Bıraksalardı da çocuk kalsaydım. Cismim yaşlansa da en azından ismim yaşlanmayacak
iyi ki...”



Hiç yorum yok:
Yorum Gönder