Hakan Günday:
"Yazarken “ahlak”tan vazgeçmeli!.."
BİR
KUMARHANE FİŞİ OLARAK UMUT…
“Tek derdim hikâye anlatmak” diyen Hakan Günday, anlatım biçimlerine
hapsolmayı sevmediğini söyledi. Bir hikâye anlatırken yalnızca o hikâyenin
emrine uymak gerektiğinin altını çizen yazar, “Yasalara, ceza kanununa, ahlak
kurallarına, çevrenize, o sırada moda olan edebiyat akımlarına kulak asmadan,
sadece o hikâyenin kurallarına uymak gerekir.” dedi.
İlk romanı Kinyas ve Kayra’yı yazmadan önce en etkilendiği romanın
Ferdinand Céline’in “Gecenin Sonuna
Yolculuk” romanı olduğunu, “insanın içini kanırtan” hikâyeleri ve romanları
sevdiğini söyleyen yazar, “Bir roman yazacaksam, böyle bir roman olmalı diye
düşündüm.” dedi.
“Hikâyenin sonu; hikâyenin türünü, ne olduğunu, ne anlattığını belirler.”
diyen Günday, “Romanlarında biraz daha fazla umut olabilir miydi?” sorusuna,
“Umut, üzerinde çok düşündüğüm, durduğum bir konu. Benim için önemli ve hikâyelerimde
yer veriyorum. Bu bazen kasanın her zaman kazandığı bir kumarhane masasında bir
kumarhane fişi oluyor, bazen bir vazelin markası, bazen de sayfayı çevirmek
için bir sebep. Evet, belki tünelin sonunda daha fazla ışık olabilirdi; ama bu
o kadar da kontrol edebildiğim bir konu değil.” diyerek yanıt verdi.
ŞİDDET,
ZAMAN KAZANDIRAN BİR İLETİŞİM BİÇİMİ…
Ömer Türkeş’in, Günday’ın romanlarında şiddet öğesine dikkat çekerek,
“Özellikle Zargana’da şiddet önemli
bir rol oynuyor. Az romanında da
öyle. Neden? Şiddetin insanı belirleyen bir şey olduğunu mu düşünüyorsun?” diye
sorması üzerine yazar, şiddetin “zaman kazandıran bir iletişim biçimi” olduğunu
söyledi:
“Hikâye anlatırken, karakterleri, insanlar arasındaki ilişkiyi
incelersiniz. Bu iletişimi farklı yollarla; sevgi, saygı, para alışverişi ya da
şiddet üzerinden anlatabilirsiniz. Psikolojik ve fiziksel her türlü şiddetten
bahsediyorum. Şiddette insanın çıplaklaşması söz konusu, daha dürüst… Şiddet
söz konusu olduğunda üç karakter var; şiddeti uygulayan, mağdur ve izleyen. Üç
saniyelik bir anda üç karakter hakkında çok şey söyleyebilirsiniz: İzleyenin
sessizliği, mağdurun başka bir sahnede kendi şiddet uygulaması, şiddeti
uygulayanın tavrı... Şiddet karşısındaki duruşlarına göre insanların yaşamdaki
duruşlarını anlayabiliyorsunuz.”
Ömer Türkeş, Günday’ın romanlarındaki şiddetin hayatın içinden çıktığını,
Amerikan filmlerindeki gibi bir estetikleştirme söz konusu olmadığını belirtti.
Semih Gümüş ise romanlardaki şiddet öğesiyle okur kitlesinin gençliği
arasındaki ilişkiye değindi. Şiddetin farklı biçimde işlenmesinin
edebiyatımızda yeni sayılabileceğine, yaşlı kuşağın buna pek alışık olmadığına,
gençlere ise çekici geldiğine vurgu yaptı.
Söyleşide
Günday’ın romanlarında şiddet ve umut konusu dışındaki temalara da değinildi. Piç romanında “hareket yoksunluğu”
üzerine yazmaya çalıştığını söyleyen Günday, “Kaç saat aynı yerde durulabilir,
ne zaman polis vb. gelip müdahale eder, müdahale edince ne olur? Bu ihtimaller
üzerine düşündüm.” dedi. İlk üç romanının bir bütün olduğunu söyleyen Günday,
son romanının Bret Easton Ellis’in “Amerikan
Sapığı” kitabındaki ‘Kötülük olunan bir şey mi, yapılan bir şey mi?’
sorusuna cevap aradığını belirtti.
HER YAZARA BİR KLASÖR
ZOR…
Günday, kitaplarının “yeraltı edebiyatı” olarak anılmasını ise şöyle
yorumladı: “Bu tarz sınıflandırmaların ticareti hızlandırmak için olduğuna
inanıyorum. Her isim için pirinç bir levha yapıp kitapları öyle satmak mümkün
değil. İnsanların kafasında her yazar için bir klasör açmak zor, bu yüzden var
olan üst başlık klasörlerine yerleştiriliyor. Bugün ‘yeraltı edebiyatı’
klasöründe yer alan bir yazarı yarın ’kişisel gelişim’ klasöründe görmek de
mümkün; hayat böyle bir şey çünkü.”
Okurlar arasından “Az” romanıyla
ilgili de eleştiriler geldi. Romanın formüllere dayalı olduğunu, diğer
romanlarının daha doğaçlama olduğunu belirten bir okura, Günday, “Yazarın her
zaman iyi bir şeyler yapmasının beklenmemesini, bazen saçma sapan şeyler
yazması gerektiğini” söyledi. Yazar, okuyuculardan gelen, romanın kurgusuyla
ilgili eleştirilere yönelik, “O iki insanın bir araya gelmesi ile ilgili bir
hikâye. Aynı görünseler de başka kişiler olmalarına; ama her karşılaştığımızda
bizim aynı kişiyi görmememize ilişkin. O yüzden arada olanlar beni
ilgilendirmedi. Biraz da sıkıldım belki.”
HIZLI
OKUNUNCA SARHOŞ EDEN "YUMUŞAK MAKİNE"…
Günday “Tablo karşısında dakikalarca duran seyirciden, önünden saniyede
onlarca resim geçen seyirciye geçerken ‘hızlı anlatıların’ mı moda olduğunu,
bizde bu sıçramanın biraz hızlı mı gerçekleştiğini” soran bir okura, “Hızlı
yazılan roman var mı bilmiyorum; ama hızlı okunan roman var. William S.
Burroughs’un “Yumuşak Makine”si
hızlı okununca sarhoş ediyor. Ben denedim oluyor,” diyerek espriyle yanıt
verdi.
Kendisini nereye ait hissettiğinin ve yazarken ne düşündüğünün sorulması
üzerine bir kez daha hikaye anlatıcılığına vurgu yapan Günday, “Kendimi
yalnızca hikayelere ait hissediyorum. Bir yere ait hissetmiyorum. Ve sadece
onlara ait hissettiğim için yazıyorum. Ne düşündüğümü de bilmiyorum. Ne
düşündüğümü anlamak için, bir düşünme biçimi olarak yazıyorum. Yazarak en uzak
noktaya ulaşabiliyorsunuz. Yazma nedenlerimden biri de bu.” dedi.


Şiddetin zaman kazandıran bir iletişim biçimi olduğu düşüncesi özellikle dikkatimi çekti. Gerçi o romanları yazan kafadan çıkması olası bir düşünce ama ilginç bir bakış açısı. Dikkate değer.
YanıtlaSil