Bir entelijansiyanın uzun süren intiharı…
İnsan büyüdüğünü
hatalarını affedebilecek kimse kalmadığını fark ettiğinde anlar. Artık kendi
eline düşmüştür. Pişmanlıklar bırakarak giden günlerin hesabını tek başına
görecektir. Dünyadan yaş almanın asıl ve büyük trajedisi böyle ortaya çıkar.
Çünkü kendimize, daima başkalarının bize olduğundan daha acımasız davranırız.
Duymazdan gelmeye didinmemiz beyhudedir, iç yargılamalarımızın fısıltısı
peşimizi asla bırakmaz. Kendimize karşı biriktirdiğimiz öfke bir yere gitmez
hep oradadır. Sebebini anlamadığımız ruh sıkılmalarının, uyku tutmayan
gecelerin, gıcırdayan dişlerin, bir türlü huzur bulmaz hallerin nedeni odur.
Bilerek veya
bilmeyerek fakat mutlaka erdemsiz davranışlarımızın hesabını kendimizden
sorarız. Biz nasılsa bizi, bir türlü affedemeyiz. Kendimizden hoşnutsuzluğumuz
müebbet bir cezaya dönüşür. Cehennemin aksi işte böyle zamanlarda yeryüzüne
vurur. Özür mercisini yitirmiş bir insan hayatın posasıdır. O halde hatalarla
birikmeden halleşmek yaşamanın esası olmalıdır. Bir gün gelip de nereye
koyacağımızı bilmeyeceğimiz bu başı şimdiden iki elin içine alıp düşünmek
gerekir. Hayat sandığımız kadar uzun değildir ve gündeliğin konforu için
kendimizden nefret etmenin bedeli yarın ağır olacaktır. Günlerin hakkını
günlere vererek yaşlanmayı öğrenmek huzuru yakalamanın tek yoludur. Zordur
fakat zorunludur.
Erdemli bir hayatı
yaşamak imkânı azaldıkça, performansın ön plana çıkmasının nedeni insanın
kendisine veremeyeceği böylesi hesaplardan kurtulmak endişesidir. Çünkü insan
manevi bir öznedir ve böylesine dünyevi bir hayata katlanmasının vicdan
yükünden kurtulmak zorundadır. Bu durum ona bu sahte performanstan yani öyleymiş
gibi yapmaktan medet ummanın çaresizliğini dayatır. Dolayısıyla ilkelere göz
dikmiş bir çağın içinde savrulmanın bedeli hayatın kocaman bir tiyatro
sahnesine dönüşmesidir. Bu yüzden giderek her birimiz birer aktris oluyoruz.
Elimizde tutamadığımız değerlerin replikalarından kostümler tasarlıyoruz.
Herkesin kendisine göre bir sahnesi oluşuyor. Sosyal medya araçları, gazete
köşeleri, televizyonlar veya dost meclisleri her birimizin oyununa mekân
olurken düzenin zulmünü dekor yapıyoruz. Haksızlıklardan yana mümbit bir
dünyanın karşısına en erdemli halimizle dikilmiş gibi yapmanın rahatlığını
umuyoruz. Oysa yalnızca gerçeğin yerine sahtesine sarılmanın çaresizliğini
yaşıyoruz.
Bugün neye kızıyoruz?..
Bir kavgayı eder gibi
görünmenin, bir ülkeyi sever gibi yapmanın, inanmadan inanmanın, işitmeden
duymanın bizi sardığını fark etmiyoruz. İçimizde kendimize karşı biriken
öfkeden kurtulmanın tek yolunu durmadan oynamak bellemişiz. Hani bir gün sahne
kurulmasa, bir an izleyici bulamasak kendimizin elinde perişan olmak da var. O
yüzden sürgit arıyoruz. Burada, olduğumuz halimizle durmamızı aklayacak bir
neden arıyoruz.
Kaybettiğimiz mücadelelerin sahtelerine büyük bir inançla yatırım yapıyoruz.
Rolü için onlarca kilo almış, günlerce yerlilerle yaşamış bir aktör
ciddiyetinde performansımıza sarılıyoruz. Oskarlık oyunlarla önce kendimizi
sonra herkesi kandırıyoruz. Aynı dertten muzdarip bir kitlenin hem kendisi hem
de oyuncusuyuz. O yüzden birbirimize inanmaya dünden razıyız. Kitle bizi, biz
de kitleyi anlıyoruz. Gizli bir anlaşma var aramızda; susuyoruz, ortak
yaralarımıza merhem ferahlaması veriyoruz. Başka türlüsü aklımıza gelmediği
için, bildiklerimizi çoktan unuttuğumuzdan elimizde avucumuzda kalan göstergelere
sarılıyoruz. Bir senaryonun her sabah dağıtılacak kopyalarını bekliyoruz.
Bakalım bugün neye kızacağız, en çok kime üzüleceğiz, en şiddetli tepkilerimizi
nerde göstereceğiz? Şu akşamı bir etsek, sonrası uyudukça kurtuluyoruz.
Günler dökülürken tek derdimiz kendi elimize düşmemek. Bundan kaçış olmadığını
bilsek de, bir nehirde sürüklenirken nehir üzerine düşünmemek gibi
kabiliyetlerimiz var. Beceriyoruz.
Gerçeği öldürmek!..
Her yeni sahneden
yeni bir kahraman çıkıyor. İçlerinden en sahtesi, en heveslisi, en fırsatçısı
ortaya fırlıyor. Bir önceki oyunda kral, kraliçe oynamışlar şimdi birden
Spartaküs oluveriyorlar. Zira bir oyun gerçeği en iyi sakladığı anda iyi oyun
oluyor. Gerçekten kurtulmanın yolunu onu öldürmek zannettiğimiz için
avuçlarımız patlayıncaya kadar alkışlıyoruz. Sahicilikten en uzak olanların
şaşalı devrine böylece giriyoruz. Duymasak da zincirlerinin şıkırdadığına
inanıyoruz. Toplu tutsaklığımızı cömertçe onlara hediye ediyoruz. Öfkemizden
pay almalarına yardım ediyoruz. Sahici ve sürekli bir haksızlığa uğramışlığın
yükünü onların kurmaca mağduriyetleriyle paylaşıyoruz. O yüzden mağdur olmak
için sıraya giriyorlar. Ben de, ben de seslerine yetişemiyoruz. Bırakıyoruz
yapsınlar. Cüzamlı birisi herkes cüzamlı olsun ister. Bizim cüzamımızı dalyan
gibi oğlanlar, güzel yüzlü kızlar sömürüyorlar.
Olanı biteni,
fukarayı oynayan artistin gerçek hayattaki zenginliğine benzetiyorum. Bir
mağduru oynayanlar da sahne kapandığında bornozlarını giyerek viski içiyorlar.
En nihilist olanlar en aktivist görünüyor. En sevgisizleri sevgiden söz ediyor.
En korkağından kavga, en süflisinden erdemi öğreniyoruz. Parmak izi
alınmamışların hapishane anılarına bayılıyoruz. Sinema sıcak ve rahat,
dışarının soğuğundan kaçıyoruz. Perdedekiler absürtleştirdikçe daha çok
inanılır oluyor. Aktörlerin bizi aptal yerine koymalarına bayılıyoruz. Hep
birlikte sahtenin değirmenine su taşıyoruz. Bu kadar olmaz dediğimiz yerde, bir
yenisi daha çıkıyor. Toplu bir mazoşizmin hezeyanında acımızla eğleniyoruz.
Oynadıkça, oynandıkça gerçeği öldürebileceğimizi zannetmenin saflığı ne
korkunç! Hep birlikte algımızı şaşırtıyoruz. Kulaklarını tıkamış bir çocuğun
korkaklığı bile denemez buna, taammüden bir yok olma denemesi yapıyoruz. Bir
toplumun uzun süren intiharını yaşıyoruz.
Çığlığımız gerçek olsa sesimiz kısılır.
Asrın zulmü temerküz
etti, başımızdan aşağı akıyor. Doğru bildiğimiz ne varsa yanlışı ile
değiştiriliyor. Cephenin karşısı aydınlık, ardı bulanık. Mevziimizi piyasaya
çevirdiğimizden beri ölmek için düşmana lüzum duymuyoruz. Gerçeği yok etmeyi
değil değiştirmeyi öğrenmek için bize sadece sahicilik gerekiyor. Günlere
hakkını vermenin oynamayı bırakmaktan, oynayana pirim vermemekten başka yolu
yok. Kendimizi affetmemizin yegâne yolu budur. Oysa her yeni gün, yarınki daha
yapay bir tepkinin nüvesi oluyor. İnanarak ‘adım Hıdır, elimden gelen budur’
diyebilmek giderek imkânsız hale geliyor. Kendimize vereceğimiz yanıtları
elimizle boşa çıkarıyoruz. Tepkilerimizi yalama hale getiriyoruz.
İçinde bulunduğumuz
duruma baktıkça gerçeğin uzağına yapılmış bir muhalif yığınağın giderek daha da
genişlemesinin endişesini duyuyorum. Kaybetmeye olan inancımızın sarsılmazlığı,
mücadelenin suniliğinde parlıyor. Plastik kelimeleri çiğnemekten çenemiz
ağrıyor. Öğrenilmiş tepkilerin, üzerine düşünülmemiş ezberlerin esiriyiz.
Günleri kullanıyor, atıyoruz. Dünkü çığlığımız gerçek olsa; bugün sesimiz
kısılırdı, oysa her gün aynı tonda yeniden söyleniyoruz. Gazımızı alıyorlar,
gönülle veriyoruz. Bize tribün tahsis edilmiş bağırıyoruz. Oysa yaşadığımız
eza sahicidir. İçine debelendiğimiz çıkışsızlık gerçektir. Yolumuzu aramak için
bile kafamızı toplayamıyoruz. Bir sahte gaza duygusu ile geçek gazayı
gizliyoruz. Ettiğimiz kavgaların, içine düştüğümüz histeri krizlerinin
yöneldikleri çoğu zaman kum torbaları oluyor. Kan ter içinde kalıyoruz. İt
ürüyor, kervan yürüyor. Muhalefet düzene eleştiriden çok birilerine kariyer,
diğerlerine rahatlama, izleyene de eğlence olup gidiyor.
Yazar: Başar Başaran
Kaynak:

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder