İŞGAL HAREKETİ, SOLUN
YENİDEN YÜKSELİŞİ
VE
MARKSİZMİN
BUGÜNÜ (III)
Slavoj Zizek ile yapılan
röportajın üçüncü kısmına, röportajı gerçekleştiren Platypus dergisinin Irak
savaşındaki tutumu ile ilgili sorularla devam ediyoruz.
KAPİTALİZM GERÇEKTEN EVRENSELDİR
Haseeb Ahmed: Platypus savaş karşıtı
hareket bağlamında ortaya çıktı. Öyle ki “Düşmanımın düşmanı dostumdur.”
mantığının bir yansımasıydı ve bunun sonucu ise Bush karşıtlığı dışında aşırı İslamcı
Iraklı isyancı grupları desteklemek oldu.
Slavoj Zizek: İslamofobi'den kaçınmamız
gerektiğini biliyorum. Ancak İslami köktendinciliğin özgürleştirici potansiyeli
fikrini kesinlikle reddediyorum. Sorun liberal serbestlik ve köktendincilik
arasındaki zıtlığın tamamen sisteme içkin olmasıdır. Liberalizm hem İslamcılığı hem Hristiyan
köktendinciliği sınırlamayan bir anlayışı yaratır. Örneğin ABD'nin Kansas eyaleti bir zamanlar
geleneksel olarak en radikal eyaletti. Radikal sosyal talepler grubu Hristiyan
köktenciliğin merkezinde yer aldı. Ben İslam'ın adalet duygusu hakkındaki
iddiaları benimsemiyorum. Bazı insanlar eğer bu teolojiyi eleştirirsen, “Sen
emperyalistsin ve pratik olarak düşman kampındansındır.” diye iddialarda
bulunuyorlar. Ben bunları benimsemiyorum.
HA: Ama solun büyük kısmı benimsedi bu
mantığı.
SZ: Ben bunun üzerine büyük
anti-kolonyalist teorisyen Samir Amin ile
tartışmaya başladığımda bir feryat ile karşılaştım. “Bush hakkında her solcunun
minnettar olacağı bir tarihsel miras vardır.” dediğimde o bana bağırdı. Boş
lafları kesersek, ironik olarak, Bush'un
başkanlığının en büyük sonucunun ABD'yi sadece yerel bir güç yapmak olduğunu
gösterdim. Onlar etkili olarak ve tedricen gerçek hegemonyalarını kaybediyor.
Onlar evrensel bir polis olmaya yakınlaşıyor. Ancak, ironik olarak konuşursak,
belki de bu gelişme iyi değildir.
Kongo'yu alalım: Oradaki
ABD müdahalesine bakalım. Söylediğim şey Bush'un aptallığının sözde çok
merkezliliği hızlandırdığıdır. Biz sadece ABD'nin ne kadar kötü olduğunu
göstermemeliyiz. Örneğin aynı standartlara Çin için de başvurmalıyız -kompleks
bir sorun olan Tibet'i unutalım- Myanmar ya da Afrika'da onların yaptıklarına
bakalım: Neo-kolonyalist sömürücü tiranlarla işbirliği vb.
Samir Amin'in patladığı,
boşa çıktığı yer burasıdır. Her ne zaman bir kriz olduğunda, biz ABD'ye karşı
eleştirel olmalıyız, Allah'ım, onlar her zaman düşman değildir. Örneğin
Hindistan'a bakalım, onlar Kaşmir'de ne yapıyor? Kaşmir'de temel direniş grubu resmi olarak
şiddetten vazgeçtiğini duyurdu ve “Biz politik mücadele yapacağız.” dedi; ancak
Hindistan kurumları hala onları terörist olarak görüyor. Söylediğimin hepsi
budur.
Evrensel insan hakları
hakkında konuşan biri olduğunda “Aaa, sen düşmanın dili ile konuşuyorsun, emperyalizm
için özür diliyorsun!” diye otomatik “Pavlovcu cevaplar veren Marksizm türü”nden
hoşlanmıyorum. Çoğu zaman evet; ama her zaman değil. Ben bütün bu Marksist
oyunu biliyorum: “Sen evrensel diyorsan, gerçekte bu beyaz, erkek vb. anlamına
geliyor.”
Bununla
beraber bizim sahip olduğumuz en önemli özgürleşme aracının evrensellik
olduğunu unutmayalım. Post-modern modellerden derinden şüpheliyim. Burada, her
evrenselliğin potansiyel olarak “kimlikçi” ve “totaliter” olduğuna dair
post-modern tuzağa karşı, Postone, Frankfurt Okulu ve diğer bazıları ile aynı
düzeyde olmalıyız.
Küreselleşme
direnişlerinin farklı özellikteki hatları ile beraber “küresel kapitalizme
direniş” hakkında çok fazla şüpheliyim. Evrensellik hakkında konuşmanın önemli
olduğunu düşünüyorum. Aynı zamanda, yıllar önce çok kültürlülüğün küresel
kapitalizmin mantığı olduğunu yazmam bana çok düşman kazandırdı.
Homi Bhabha gibi
kapitalizmin evrenselleştirici ve farklılıkları silmek isteyen yapısı olduğunu
söyleyen neo-kolonyalistlere katılmıyorum. Hayır!.. Kapitalizm sınırsız olarak
çokkültürcü ve kültürel olarak çoğulcudur. Niçin? Bu Amerikan sağcı popülizminin
“doğru” olmayan hakkında söyledikleri
şey değildir; ancak gerçek bir soruna cevaptır. Onların temel olarak doğru
anlayışları daha aşağı sınıfları manipüle etmiştir.
Bugünün küresel
kapitalizminde, ayrıca arkadaşım David Harvey'in işaret ettiği gibi, artık
merkezi metropoller üçüncü dünya ülkelerine sızmıyor. Daha çok, daha yüksek karlar
için, herhangi bir ülke onun kendi ülkesini bir sömürgeye dönüştürüyor. Bunun
anlamı şudur ki taşeronlaştırma vasıtasıyla vb. ile bugünün Amerikan sermayesi
Amerikan işçilerini feda etmeye isteklidir. Kapitalizm, bu manada, günümüzde
gerçekten evrenseldir. Amerikan
sermayesi ABD'nin geri kalanını dikkate alamaz. Kapitalizmin yapısal olarak
Anglo-Sakson olduğunu söyleyen Latin Amerikalı arkadaşlarıma, ayrıca Alain Badiou
da vurguluyor bunu, katılmıyorum. Kapitalizm gerçekten evrenseldir. O herhangi
bir kültüre dayandırılamaz. O Avrupa-merkezli değildir. Devam eden krizin
etkisi kesinlikle böyle bir Avrupa-merkezciliğin sonu olacaktır. Bu temel
olarak iyi bir süreç değildir. Örneğin Asyalı değerlerle süren bir kapitalizm
var ve bu liberalizmden daha verimli ve demokrasiyi içermiyor.
HA: Platypus'da, biz bunla aynı
fikirdeyiz. Örneğin, Platypus geçen yaz radikal burjuva felsefesi üzerine bir
okuma grubu oluşturdu, modern özgürlük kavramı hakkında Rousseau, Adam Smith,
Benjamin Constant gibi isimleri içeriyordu.
SZ: Evet, Claude Lefort'a katılmıyorum.
Örneğin, “Burjuva özgürlüğü sadece şekli bir özgürlüktür.” diyor. Hayır, bu doğru değil. Özgürlüğün
olabildiğince gerçekten sosyal özgürlükle geldiğini radikal burjuva özgürlük
savaşçıları çok iyi fark etmişlerdi. Onlar sosyal boyutların farkındaydılar ve kolektif
olarak örgütlenme hakkını savundular. Diğer yandan, burjuva demokrasisi olarak biçimsel
demokrasinin eleştirisi derin olarak anti-Marksisttir. Marks, biçimin hiçbir zaman basit olarak sadece “biçim”
olmadığının derinden farkındaydı. Kapitalizmin gelişimini açıklarken bunu
göstermişti. Biz kesinlikle “biçim”in içeriği takip ettiği ön yargısını
bırakmalıyız. İlk önce yeni bir şey gelişir ve sonra o bir biçim elde eder
şeklindeki ön yargıyı bırakmalıyız.
* * *
Çeviri : Hasan KÜÇÜK
Düzenleme : Fırat KÜÇÜK


Hiç yorum yok:
Yorum Gönder