İŞGAL HAREKETİ, SOLUN
YENİDEN YÜKSELİŞİ
VE
MARKSİZMİN BUGÜNÜ (I)
2011 yılı Tunus'tan
Mısır'a, İspanya'dan ABD'ye birçok eyleme ve bunların sonucu olarak da
hararetli tartışmalara yol açtı. Bir nevi 1968 gibi sokağın tekrar keşfedildiği,
umutsuz yıllardan sonra umudun tekrar filizlendiği bir yıl oldu.
2011 yılını devirmek üzere
olduğumuz şu günlerde bu tartışmalarla ilgili olarak 5 Kasım 2011'de
Maastricht'deki Jan Van Eyck Akademisi'nde Chris Cutrone ve Haseeb Ahmed'in Slavoj
Zizek ile gerçekleştirdiği röportajdan çarpıcı bazı bölümleri sunuyoruz.
Haseeb Ahmed: Tahrir'den
sonra ve Occupy Hareketinin yükselişiyle solun Rönesans’ını mı yaşıyoruz? Eğer
öyleyse yeniden düşünmeye ihtiyaç olan tarihsel miras nedir?
Slavoj Zizek: Cevabım çok temkinli olacaktır. Koşullu olarak:
Evet... Şunu söylemeliyiz ki ben tüm bu olayları tamamen kendiliğinden gelişen
olaylar olarak okuyorum. Örneğin, insanların Tahrir olaylarını basit demokrasi
talebi olarak okumalarına rağmen, aslında daha derin sistemik bir
memnuniyetsizlik vardı. Sadece bu veya şu tek bir konuya karşı olmayan genel
bir memnuniyetsizlik içeren protestoları umutlu bir işaret olarak görüyorum.
Bundan somut olarak kapitalizmi anlıyorum. Ve ikinci nokta şudur ki artık
standart çok partili temsili demokrasi bizim sorunlarımızın üstesinden gelmenin
bir formu değildir. Diğer bir problem bugün bizim çok fazla “anti-kapitalizm”
söylemine sahip olmamızdır. Aslında anti-kapitalizme aşırı yüklenilmektedir;
ama bu etik bir anti-kapitalizmdir. Medyada, her yerde, herhangi biri
şirketlerin insanları nasıl sömürdüğü ve doğayı nasıl tahrip ettiği hakkında
hikâyeler bulabilir. Bunların hepsi tahribatın ahlaki eleştirisidir. Bu yeterli
değildir. Popüler medyanın anti-kapitalizmi yerleşik yapılar ile bir şeyleri
çözmek seviyesinde kalıyor: Araştırmacı gazetecilik, demokratik reformlar ve
bunun gibi şeyler vasıtasıyla...
Bence
somut olarak bu olaylar, Occupy Wall Street gibi, çok önemlidir; çünkü bir
yandan bunlar problemin kapitalizm olduğunu gösteriyor. Bu, 20. yüzyılda büyük
bir sorundu; ama her nasılsa son yıllarda geleneksel solda gözden kayboldu.
Onlar cinsiyetçilik ve ırkçılık gibi spesifik konulara odaklandı; ama bu
problem hala buradadır. Aynı zamanda, bununla beraber iddia ediyorum ki eski
cevaplar artık işlemiyor. Sempatizan ve eleştirilerin dikkat ettiği şey yapılan
şeyin somut bir hedefinin olmamasıdır.
Soyut şeylerin dışında, İspanya'daki eylemciler gibi “İnsanın paraya hizmet etmesine karşı, para
insana hizmet etmelidir.” sloganı var. Ama her faşist altını imzalayabilir
bunun…
Bunun
gerçekte bize hatırlattığı şey, arkadaşım Alain Badiou'nun ortaya koyduğu gibi
20. yüzyılın bittiğidir. Sadece devlet sosyalizmi ve sosyal demokrat refah devleti değil; ütopik
solun yatay örgütlenme, yerel topluluklar, doğrudan demokrasi gibi en derin
umutları da bitmiştir. Bunların işlediğini düşünmüyorum. Öyleyse, tekrar, sorun
büyüktür. Eski problem geri dönüyor; ama sorun eski cevapların ortaya
koyduğundan daha açıktır. Bu çok önemli bir sorundur.
Beni şaşırtan şey öylesine
çok enerjinin var olmasıdır. Belki bu eylemler biter diye düşündüm. Ama bakınca
nasıl da patlıyor Birleşik Devletler'in her yerinde. Hatta, Irak ve Afganistan
savaş gazileri bile katılıyor onlara. Bu büyük bir haberdir. İnanılmaz derecede
ciddi bir öfke ve memnuniyetsizlik var. Ekonomik protestoların geleneksel
kapsamı ile problemleri çözmek için yerleşik yöntemlerin uygun olmadığı
açıktır. Bu müthiş, çok önemli bir momenttir. Bu bir negatif işarettir. Bu
noktada benim sloganım “DİYALOGA HAYIR”dır!..
Düşman ile diyalogun diyalektiğine girmemeliyiz. Hayır!.. Bunun için çok
erkendir. Bu “Konuşmayacağız, sadece
seni öldüreceğiz.” duygusu değildir.
Bu daha çok, eğer biz şimdi konuşursak, bir dil kullanmak zorundayız;
ama bu düşmanın dili olacaktır demektir. Bizim kendi dilimizi oluşturmak,
formüle etmek için ise zamana ihtiyacımız var.
HA: Hala solun dili mi?
SZ: Ya Ortodoks sol ya da Amerikan pragmatik solunun
dili: Sendikalar mı, baskı grupları mı, vb mi?.. Bunların hiç biri yeterli
değil. Bence hegamonik burjuva basının protestoların zayıflığı olarak
tanımladığı şey onların gücüdür. “Bu bir histerik protesto değil midir? Bu
adamlar gerçekten ne istiyor? Söyleyin bize ne yapmak istiyorsunuz?” gibi
sorular… İnsanlar sen protesto etmeden önce istediğin şeyi bilmelisin diyorlar.
Hayır… Eğer sen böyle düşünüyorsan “histeriksindir.” Konuşma üstadı bir adamın
mantığıyla düşünüyorsundur. O histerik bir kadına sorar: “İstediğin şeyi söyle
bana.” Bu baskının en kötü şeklidir. Bu şu anlama gelir: “Benim dilimle konuş
ya da kapa çeneni.” Bu tartışma değildir. Bunu bir eleştiri olarak görmüyorum.
Tam tersine. Bu protestolar histeriktir.
Ama
tüm iyi Freudyenlerin bildiği gibi, histeri otantik bir şeydir. Sapıklar ise
gerçek radikallerdir: Histerikler ne istediklerini bilmezler. Hatta Freud bir
yerde sapıklar, histeriklerin sadece yapmayı hayal ettiği şeyleri yapar,
demiştir. Ama Foucault haklıydı: Her iktidar rejimi onun kendi sapkın formuna
ihtiyaç duyar. Sapkınlık güç ilişkilerine uygundur. Histeri gerçek bir sorudur:
Sen üstat gibi sorunsallaştırdığın zaman, açık cevaplar olmayacaktır. Sen kendi
kendine ne istediğini bilmiyorsundur.
HA: Occupy Hareketi'nde sekter/hizipçi solun
rolü nedir?
SZ: Bu gruptan Bob Avakian'ı biliyorum, Amerika Devrimci Komünist Partisi'nden (RCP). Onlar aslen Maoistlerdi değil mi? Onlar her zaman cevaplara sahiptirler, soruları yoktur, sadece cevapları vardır. İktidarı aldıklarında yapacaklarına dair bir manifestoları vardır. Sen onları sorularla sıkıştırdığında şöyle cevaplarlar:
Onların kontrolünde kitlesel bir işçi hareketi olacak, seçimleri kazanacaklar ve iktidarı alacaklar. Sonra sorulara sahip olacaklardır. Onlar tam olarak “sapıktırlar.” Lacan'ın iyi bir formülasyonu vardır: Sapık diğerinin arzusunun bir aracıdır. Sapık, senin gerçekten istediğin şeyi senden daha iyi bilen birisidir. Her zaman cevaplara sahiptir, asla soruları yoktur. Onlar bir tehlike değildir; ama bir sıkıntıdır. Onlar cevaplara sahip gibi yaparlar; ama bunun kesinlikle herhangi bir önemi yoktur. Onlar benimle Çin'deki somut tarihsel, dramatik olayları tartıştılar; hem kültür devrimini hem büyük ekonomik ilerleme planını. Onların cevabı bunların sadece burjuva propaganda tasviri olduğuydu. Şimdi, bazı arşivler açıldı ve büyük ekonomik ilerleme planında devasa trajediler yaşandığını gösterdi. Solun mirasının üstesinden gelmeye ihtiyacı var. Ben solun şu durumundan hoşlanmıyorum:
“Evet, Stalinizm kötüydü; ama kolonyalizmin korkularına bakmak lazım
vb...” Evet, vardı böyle problemler. Ama Stalinistler 20.yüzyılda problemliydi,
gerçekte olanlar için iyi bir cevaba sahip değiliz. Çabuk genellemelere
ulaşıyoruz. Felsefik orijinlerine bakmalıyız. Frankfurt Okulu eleştirel bir
yaklaşımdı. Ama onlar aşırı bir örnek olan faşizm ile ilgiliydi. Stalinizm’i
neredeyse görmezden geldiler. Onlar 20. yüzyılda totalitaryen potansiyelin
kimlik felsefesi ile patladığını düşündüler. Bunun böyle olduğunu düşünmüyorum.
Bu görev hala ortada duruyor. 20. yüzyılın korkuları ile ilgili olarak liberal
bakış yetersizdir. Bunu açıklamak solun görevidir.
(Devam edecek...)
* * *
Çeviri : Hasan KÜÇÜK
Düzenleme : Fırat KÜÇÜK
Not: Video için...

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder